Geçen sene otomobil lastiği satan bir danışanım oldu. Satışlarının durgunluğundan yakınıyordu. Üç hafta boyunca ona sorular sordum, akılla her türlü çözüm yoluna baktık. En sonunda "Gel bir de meditasyon yapalım, seni lastiklerle konuşturayım" dedim. Meditasyonda lastiklere neden satılmadıklarını sorduğumuzda, lastikler ona şu yanıtı verdi: "Sen bizi çok seviyorsun. Kendi malın gibi görüyorsun. Bizi bırakmadığın için biz de başkasına gidemiyoruz."

Danışanım bu yanıtı duyduğunda ağlamaya başladı. Meditasyon bittiğinde kendisine bunun doğru olup olmadığını sordum. Doğru olduğunu söyledi. Lastik satıyor gibi görünse de aslında çok sevdiği bir lastik koleksiyonuna sahipti. O lastikleri verip koleksiyonunu bozmak istemiyordu. Enerjisiyle lastikleri tuttuğu için lastikler de başkasına gidemiyordu.

Zaman zaman bankada kredi satan danışanlarım oluyor. Çoğu yaptığı işten de müşteriden de sıkılmış, müşteriyi ayaklı sorun gibi görüyorlar. Onlara Einstein`in şu sözünü hatırlatıyorum: "Yaşamınız boyunca yapacağınız en önemli seçim: Sizinle dost bir evrende mi yaşıyorsunuz yoksa size düşman bir evrende mi?" Bu soruya vereceğiniz yanıt nasıl bir yaşama sahip olacağınızı da belirleyecek.

Müşteriyi sorun yani düşman olarak gören danışanlarım, yarattıkları itici enerjiden dolayı müşteriyi itiyor ve satış yapamıyorlardı. Onlardan birine şu ödevi verdim: "Müşterinin karşısına geçtiğinde önce içinden şu sözleri geçir: Ben seninle dostum". Danışanımın satışları kısa sürede artmaya başladı.

Bir şeyi satarken sattığınız şeyle ya da müşteriyle olan enerji bağınız çok önemli. Sattığınız şeyi enerji olarak bırakmıyorsanız ya da satış yapmaya çalıştığınız kişiyi enerji olarak itiyorsanız; dünyanın en sevimli maskesini de taksanız başaramazsınız.

Bir de lütfen şunu hatırlayın: Akılla çözemediğiniz her durumda cevabı içinizdeki bilgeye sorun. 40 yıl düşünsek lastiklerin verdiği cevabı akılla bulamazdık.

Eski zamanlardan birinde, bilge bir kişi ile arkadaşı limanda dolaşıyorlarmış. Ahşap kadırgalardan birinin üzerinde, başını ellerinin arasına almış kara kara düşünen birini görmüşler. "Bak" demiş bilgenin arkadaşı, "Bu adam dünyanın en zengin adamlarından biridir. Yapmadığı şey, gezip görmediği yer kalmamıştır. Gene de böyle mutsuzdur". Bilge de şu cevabı vermiş: "Her gittiği yere kendini de götürüyordur da ondan..."

Dün bir danışanım çalıştığı iş yerinde mutsuz olduğunu ve başka bir yere gitmek istediğini söylediğinde aklıma bu hikâye geldi.

"İstersen git" dedim "Ama inan bana orası da buradan farklı olmayacak". Dediğimi tam anlamayınca ona şu örneği verdim:

"Mesela sen 1000 liraya bir parça iş yapmak için bir işe girdin. İki gün sonra müdürün senden başka bir işi daha yapmanı rica etti. Sen de hayır diyemedin ve 1000 liraya iki iş yapmaya başladın. Bir hafta sonra çalışma arkadaşın geldi çok sıkıştığını ve yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Ona da peki dedin, üç iş yapmaya başladın. Sonra patronun geldi, sana "Aslansın, kaplansın" dedi ve yeni bir iş daha verdi. Ona da evet deyince 1000 liraya dört iş yapan, akşam saat onlarda işten çıkan, mutsuz ve yorgun birine dönüştün. Şimdi diyorsun ki, ben burada mutsuzum, başka bir yere gideceğim. Peki git. Hayır demeyi öğrenemediysen orada ne değişecek?"

Maalesef sevgilisini veya işini değiştirince bütün hayatının değişeceğini zanneden kişiler var. Kişi bulunduğu yerde mutlu olmayı ve yaşamını yönetmeyi beceremiyorsa başka hiçbir yerde bunu başaramaz.

"Yetti artık" modunda bir yerden ayrılıyorsanız, kaçıştasınız. Dekoru değiştirseniz de kaçtığınız şey büyüyerek gelecek. Hatırlayın, siz değişirseniz dünya değişecek...

Bir danışanım görüşme sırasında kendisini anlatırken "Ben balık hafızalıyım" dedi.

Evrende hatırlayan hallerimiz olduğu gibi unutan hallerimiz de var. "Ben şöyleyim, ben böyleyim" gibi olumsuz ifadelerle kendimizi tanımladıkça, kendimizi eksiltmeye başlıyoruz. Olumsuza odaklanıp diğer hallerimizi göremez oluyoruz. "Ben balık hafızalıyım" dediğinizde, zihin unutan hallerinizi "bak yine unuttun" diyerek kaydediyor. Hatırlayan hallerinizi ise "aman canım ne var bunda, bunu herkes hatırlar" deyip görmezden geliyor. Sadece unuttuklarınızı kaydettiğiniz için de bir süre sonra kendinizi hep unutuyor zannediyorsunuz.

"Balık hafızalıyım" diyen danışanım, dört görüşme önce konuştuğumuz şeyleri gayet net hatırlıyordu, vatandaşlık numarasını ezbere biliyordu.

Burada önemli olan hangi halinizi yaşatmak istediğiniz. Unutanı mı, hatırlayanı mı?

Bir bilge yanındakine şöyle demiş: "İçimde iki kurt var. Biri sakin ve huzurlu, diğeri de vahşi ve saldırgan. Bunlar birbiriyle kavga edip duruyor". Yanındaki "Peki hangisi kazanıyor?" diye sormuş. Bilge de şu cevabı vermiş: "Hangisini beslersem o".

Kendinizi tanımlamak için kullandığınız her cümleyle aslında o yanınızı besleyip büyütüyorsunuz. Sadece olanı görebilmek için önce "Ben şöyleyim, ben böyleyim" gibi tanımları bırakmak gerekiyor.

Her gün yeniye doğuyoruz. Tanımları bırakırsanız yeni hallerinizle kolaylıkla tanışıp bütünleşebilirsiniz. Şimdi bir düşünün, siz hangisini besliyorsunuz?

"Eşim bana uzak duruyor!" Danışanlarımdan zaman zaman duyduğum bu laf bana tuhaf geliyor. Bir şey size ne kadar uzaksa, siz de ona o kadar uzaksınızdır. İstanbul Ankara'ya 500 km uzakta iken, Ankara İstanbul'a 20 km olabilir mi? Eşiniz size uzak duruyorsa siz de eşinize uzaksınız.

"Ama olur mu Hakan Bey, ben ona şunu yapıyorum, bunu yapıyorum... Bak ne kadar yakınım."
Benim söz ettiğim şekilsel yakınlık değil, içsel yakınlık. Şeklen yakın dururken kalbinizle de gerçekten orada mısınız? Ona duyduğunuz öfke, korku gibi duygular sizi ondan uzak tutuyor olabilir mi?

Bir danışanım, babasının kendisine çok uzak davrandığından şikâyetçiydi. Farklı şehirlerde yaşıyorlardı. Babası işyerinin açılışına da gelmemiş çocuğunun doğumuna da. Bunun gibi birçok olayı sıralayabiliyordu babasının uzak olduğunu anlatmak için.

Aynı şeyi söyledim: Baban sana uzaksa aslında sen babana uzaksın. Yaptığımız çalışmalarla şunu hatırladı: Küçükken annesiyle babasının bir konuşmasına kulak misafiri olmuş. Annesi babasına bir tanıdıklarının kendi kızını taciz ettiğini anlatmış. Küçük kız bu konuşmayı duyunca korkmuş. Kendini korumak adına, farkında bile olmadan babasıyla arasına görünmeyen bir duvar örmüş.

Burada bir adım daha ileri gidiyorum. Eğer başkalarına uzaksanız aslında kendinize de uzaksınız.

Aşağıda linkini bulacağınız meditasyonu danışanımla birlikte yaptık. İçindeki çocuğu ziyarete gittiğimizde danışanım kendisini 4-5 yaşlarında gördü. 30 metre uzakta, çömelmiş vaziyette, sırtı dönük oturuyor ve ağlıyordu.

O küçük çocuğa yakınlaşmamız zaman aldı. Onunla oynadık, zaman geçirdik. O hafta kendiliğinden annesi babası aradı ve ona misafirliğe geldiler. Buna da şaşırmadık. Çünkü danışanım kendisine yaklaştıkça dışarıdaki dünya da ona yaklaşıyordu.

Dışarıdan beklediğiniz her ne varsa önce onu kendinize siz verin. "Benim ihtiyacım ne?" sorusunu kendinize daha çok sorun. Yakınlık arıyorsanız önce kendinize yakınlaşın. Sevgi istiyorsanız kendinize sevginizi daha çok ifade edin.

Hatırlayın, "Dünya siz böyle olduğunuz için bu haldedir."

Üyelere özel bölümündeki İçinizdeki çocuk meditasyonu`nu yaparak kendinize doğru bir adım daha atabilirsiniz. Ayrıca Dünya sen böyle olduğun için bu haldedir yazısını da okumanızı öneririm. Bir de yukarıdaki örneği danışanımın izniyle paylaştığımı ekleyeyim.

Yıllarca iyi ve kötü diye birçok tarifle büyütüldük. "Kurumsal bir işyerinde çalışmak iyidir. Karşı cinse istekli görünmek kötüdür. Ispanak yemek iyidir. 30'undan sonra bekar kalmak kötüdür." gibi zihnimiz pek çok iyi ve kötü ile dolu. Bu iyi ve kötülerin arasında kendimize ne istediğimizi sormak hiç öğretilmedi. Önümüze konanların içinden hep "iyi" olanları seçmemiz gerekiyor sandık, kendimizi de buna zorladık.

"Bu iyidir, bu kötüdür" diye büyütülenlerin kafalarının içinde dev bir koro var. Anne, baba, anneanne, komşu gibi geniş bir kadrodan oluşan bu koro, gün boyu "Şunu yaparsan iyi olur, şunu yapmazsan kötü olur" diye konuşup duruyor. Kafalarındaki koronun yarattığı gürültü o kadar büyük ki, o gürültünün içinde kendi seslerini de duyamıyorlar. Ne istediklerinden kendilerinin bile haberi yok.

Ayrıca, aynı kişiler neyin iyi neyin kötü olduğunun kendilerine öğretilmediği bir durumla karşılaştıklarında şaşırıp kalıyorlar. Örneğin bir danışanıma çocukluğundan beri erkeklerin yanında gülmenin, erkeklerin gözlerine bakarak konuşmanın kötü bir şey olduğu öğretilmiş. Ancak ona erkeğin yanında "şunu yapmak kötüdür" diyenler, neyin iyi(!) olduğunu hiç anlatmamışlar. O yüzden de kendisi iş hayatında oldukça itibarlı bir yerde bulunmasına rağmen, hoşlandığı bir erkekle yemeğe çıktığında ne yapacağını bilemiyor ve eli ayağına dolaşıyordu. "Ne yapmalıyım?" diye bana soruyordu.

Bu kişilerin kafalarındaki iyi ve kötü tarifleri kendilerine yetmediğinde, başkalarının iyi ve kötülerinden medet umuyorlar. "Arayayım mı, aramayayım mı? Görüşelim mi, görüşmeyelim mi? Mesaj olarak şunu mu yazayım, bunu mu yazayım?" diye soran kişiler tanıyorum. Sordukları zaman, birisinin iyi dediğine başkası kötü derse kafaları iyice karışıyor. Ne yapacaklarını bilemez hale geliyorlar. "Ben ne yapmak istiyorum?" diye sormak akıllarına gelmiyor.

Kafanızdaki koronun sesini kısın, "Ne yapmalıyım?" sorusunu bırakın ve bundan sonra biraz da kendinize kulak verin: "Ben ne yapmak istiyorum?"

Not: "Yapamam, yaparsam şöyle olur" gibi sesler, "acaba"lı sorular iç sesiniz değildir. Kafanızdaki koronun sesidir. Aşağıdaki yorum kısmına "Olmuyor" türü bir şey yazıyorsanız büyük ihtimalle iç sesinizden çok uzaktasınız. Kendi iç sesinizle konuşmayı başlatmak için, üyelere özel bölümündeki İçinizdeki çocuk meditasyonu`nu yapmanızı öneririm.

Geçen gün bir türlü adım atamayan bir danışanımla konuşuyordum. O adımı atarsa sevdiği kişileri üzmekten korktuğunu söyledi. Onlar üzülünce de o üzülüyormuş, yani üzülmekten korkuyormuş.

Gelin aşağıdaki iki cümlenin içindeki muazzam çelişkiye birlikte bakalım:

Üzmekten korkuyorum, (çünkü)
Üzülmekten korkuyorum.

Yani:

Üzmekten korkuyorum = Başkalarının hissettiklerinden ben sorumluyum.
Üzülmekten korkuyorum = Kendi hissettiklerimden ben sorumlu değilim.

Kendini hissettiklerinden sorumlu tutmayan bir kişi, başkalarının hissettiklerinden sorumlu olabilir mi?

Şöyle bir örnek vereyim: Aynı şakayı üç ayrı kişiye yaparsınız, birisi aldırmaz, birisi çok güler, birisi de kızar. Onların hissettiklerinden siz sorumluysanız, neden hepsi farklı tepkiler veriyor?

Psikolog Marshall Rosenberg diyor ki: Bize iyi çocuk, iyi anne ve baba olmak öğretildi. Eğer bu iyi şeylerden biri olacaksak, o zaman depresyonda olmaya da alışmamız lazım. Depresyon "iyi" olmanın ödülüdür.

"İyi" olmak için "Aman üzmeyeyim, kırmayayım, aman tatsızlık çıkmasın" derken duygularını içinde hapseden ve bu yüzden de hem duygusal hem de fiziksel olarak şişen birçok insan tanıyorum. İyi insan olmak için kendini feda ediyor. Bunu yaptıkça da kendinden kopuyor. Gerçek olanı unutup sahte olana alışıyor.

Başkalarını üzemezsiniz. Onlar üzülmeyi seçmediği sürece onları üzmeniz imkansız. Sizin içinizde olup biten bir şeyden de başkası sorumlu olamaz. Artık hissettiklerinizin sorumluluğunu alma zamanı. İyi çocuk olmaktan vazgeçip kendiniz olma zamanı!

Hissettiklerinizle tanışmak, kendinizle yeniden bağlantıya geçmek, kendinizi açıkça ifade edebilmek için Barışçıl İletişim anketinden faydalanabilirsiniz.

Bakın Osho ne diyor: "Her şeyde basit ve sade olmaya çalışın. Basit olursanız yalan söyleyemezsiniz çünkü yalan basit olamaz. Yalan, doğası gereği karmaşıktır. Yalnızca gerçek olan sade olabilir."

Bazı danışanlarım bana geldiklerinde "Hakan Bey, size bunu uzun uzun anlatmam lazım" diyorlar. Ben de onlara, "Bana sadece üç cümle ile özetleyin lütfen" dediğimde şaşırıp kalıyorlar. Hatta bazen acınacak hikayelerini ballandıra ballandıra anlatma zevkini ellerinden aldığım için, bana kızıyor da olabilirler. Halbuki şunun farkında değiller: Çözümü görememelerinin en önemli nedeni, o uzun masalsı anlatımın detaylarında boğulmuş olmaları.

Bazen danışanlarıma yanıtı sadece evet ya da hayır olan bir soru soruyorum. Bana dakikalarca cevap veriyorlar. Dikkatle onları dinliyorum. Sadece evet ya da hayır demek yerine bana uzun uzun bir şeyler anlatıyorlar. Sonuçta cevaplarını tamamladıklarında ortada ne evet oluyor ne de hayır.

Bazen de rahatça anlatsınlar diye bırakıyorum onları. Konudan konuya atlayarak cevap veriyorlar. Birden durdurup "Soru neydi?" dediğimde genellikle soruyu hatırlayamıyorlar. Cevap verebilenler de çoğunlukla o soruyu değil, ancak birkaç önceki soruyu hatırlayabiliyorlar.

Nasıl ki eşyalarla dolu karmakarışık bir odada aradığınızı kolayca bulamazsanız, binbir çeşit hikaye ile dolu zihinde de çözümü bulmak kolay olmuyor. O yüzden danışanlarımı sadeleşmeye teşvik ediyorum. Sadeleştikçe zaten gerçek kendiliğinden belirmeye ve netleşmeye başlıyor.

Uzun cevaplar duymaya başladığımda aklıma yukarıda yazdığım Osho'nun sözü geliyor. "Gerçek olan sadedir." Danışanlarımı sade düşünmeye teşvik ettiğimde, gerçeğin etrafındaki çamur temizleniyor ve çözüm gün gibi ortaya çıkıyor.

Zihni karışık kişilerin, kendilerine cevabı olmayan benzer sorular sorduklarını gözlemledim. Bana göre bu güçsüzleştiren soruların iki tipi var. Birincisi "Allahım neden ben?" türü "neden" soruları. İkincisi de "Acaba yanlış mı yaptım?" türü "acaba" soruları. Bu soruları "Burada olan biten nedir?", "Peki şimdi ne yapabilirim?" gibi güçlendirici sorularla değiştirdiğimizde basite ve çözüme doğru yol almaya da başlıyorlar zaten.

Sonuç olarak, kendinizle tanışmak istiyorsanız, önce sadeleşmeye başlayın. Zihninizdeki işe yaramayan sorulardan evinizdeki işinize yaramayan eşyalara kadar gereksiz her şeyi hayatınızdan çıkarın.

Güçlendirici soruları nasıl sorabileceğinizi daha ayrıntılı öğrenmek için Üyelere Özel bölümündeki Sorularını değiştir, hayatın değişsin yazısını okumanızı öneririm.

Kimisi, bir erkeğin elini tuttuğunda bunun günlerce konuşulduğu küçük şehirlerde büyümüş. Bazıları, tam kadın olmaya başlarken, erkekle ilk temasında babasının gazabına uğramış. Farkında bile olmadan şunu öğrenmiş: "Erkeğe yaklaşırsam başım derde girer".

Bir daha erkeğe yaklaşmamış, yaklaşamamış. Erkeğin yaklaşmaması için de kendi kadınlığını gizlemiş. Mümkün olsa göğüsleri bile çıkmasın diye dua edecekmiş. Yeter ki başı derde girmesin...

Kimisinin annesi ya da anneannesi bol bol tembihlemiş: "Aman yavrum erkeklere dikkat et". O da erkeği güvenilmeyecek, tehlikeli bir şey sanmış. Gezegendeki insanların yarısını öcü gibi görmüş. Kendini erkeklerden uzaklaştırmak için kadınlığından da vazgeçmiş.

Kimisi, etrafında hep aldatılan kadınlar görmüş, aldatılma hikayeleri dinlemiş. "Ben böyle kadın olmak istemiyorum" demiş, kadınlığını tümden reddetmiş.

Sonuçta o ya da bu nedenle kadın olmaktan vazgeçince hepsinin karşısına 3 yol çıkmış: Kadınlığı atlayıp hemen anneliğe geçmek, erkekleşmek ya da çocuk kalmak.

Kadınlık rolünü unutup anne olunca, kocası da mecburen çocuk olmuş. Kendisi aşırı erkekleştikçe, karşısına çıkan erkeklerin pasifliğinden ve güçsüzlüğünden yakınmış. Çocuk kalmayı seçince de karşısına ya çocuk gibi sorumluluk alamayan bağımlı sevgililer ya da baba gibi davrananlar çıkmış.

İşte bu yüzden diyorum; kadın, kadın gibi olunca karşısına erkek çıkacak diye.

Siz yukarıdaki örneklere ne kadar benziyorsunuz? Sizin bir kadın modeliniz var mı? O modelin konuşmasını, yürüyüşünü, erkeklere nasıl yaklaştığını hiç incelediniz mi?

"Peki nasıl yapacağım?" diye soranlara aslında söylenecek tek söz şu: Gözlemeye başlayın! Kendinizi, bedeninizi, dışarıdaki kadınları. İsteklerinizi, arzularınızı... Değişim böyle gelecek. Fark ettikçe...

Hayatın tadını çıkartmayı unuttuk. Çocukluktan beri bize verilen hedefleri başarmaya çalışıyoruz. Kendi yeteneklerimizi, kendi keskin olduğumuz yanları ortaya çıkarmak yerine, sanki her konuda mükemmel olmak zorundaymışız gibi yarışıp duruyoruz. Yarıştıkça karşılaştırıyoruz, karşılaştırdıkça da kendimizi eksik hissedip mutsuz oluyoruz.

Osho diyor ki: Bir ot parçasına da, en büyük yıldız kadar ihtiyaç duyulur. Ot parçası olmadan, Tanrı olduğundan eksik olacaktır. Guguk kuşunun sesine de herhangi bir Buda kadar ihtiyaç duyulur. Guguk kuşu yoksa dünya daha eksik, daha fakir olacaktır.

Biz her halimizle yeterliyiz, her halimizle güzeliz. Ancak bize öğretilen çok fazla "meli" "malı" var. Başarılı olmalısın, güzel olmalısın gibi. Bunları fark edip temizlemedikçe başkalarının talep ettiği hayatları yaşıyoruz. Onların belirlediği güzelliğe, başarıya göre davranmak durumunda kalıyoruz. Sonuçta kendi ihtiyaçlarımızı doyuramadığımız için aç kalıyoruz.

Çok azımız uyanıp da "Acaba ben ne istiyorum?" diye soruyor. İçindeki anne babayı susturamayanlar, kendi hayatlarını değil onların beklediği hayatları yaşıyorlar. Bu öyle bir ikilem ki kendi istediği hayatı da seçse, anne babasının istediği hayatı da seçse hep suçluluk duyuyor. Yapmamız gereken tek şey o kafamızdaki anne baba sesini kısıp kendi ihtiyaçlarımızı dinlemeye başlamak.

Kendimizle iletişim kurmayı bilmediğimiz için başkaları ile de bilmiyoruz. İfade edilmeyen her kızgınlık, her suçluluk bizi şişirmeye devam ediyor. İhtiyaçlarımızı söylemeyi bilmediğimiz için aç kalmaya devam ediyoruz. Aç kalınca; hayattan alamadığımız tadı çikolatadan, alışverişten almaya çalışıyoruz.

Karşılaştırma sadece başkaları ile değil. Kendimizi de kendimizle karşılaştırıp duruyoruz. Dünkü halimizi beğenmiyoruz. Aldığımız kararları beğenmiyoruz. Halbuki o zaman da bildiğimizin en iyisini yapmıştık. Elimizdeki seçeneklerin içinden en iyi ikinciyi seçmemiştik ki? Bunu unutuyoruz. Şimdi olaylara daha geniş açıdan bakıp, farklı değerlendirebildiğimiz için sevinmek yerine buradan da bir suçluluk yaratıyoruz.

Suçluluk duyan insanların bir kısmı bu durumdan kurtulmak isterken bir kısmı da aslında bu durumun sürmesini istiyor. Acı çekmekten zevk alıyorlar. Kendilerini kamçılamayı alışkanlık haline getirmişler. Herhangi bir olayın içinden kendilerini suçlayacak kısmı cımbızla çekip çıkarabiliyorlar. Sonra bir mücevher tasarımcısı gibi özenle üzerinde çalışarak onu daha da süsleyip büyütüyorlar.

  • Herhangi bir olay seç,
  • Bu olayda yanlış ya da eksik bir şey bul,
  • Bulduğunu ben yetersizim, yapamıyorum düşüncesi ile harmanla
  • Ve güzelce kendini suçlamaya başla... (İptal)


Bu 4 adımlık döngünün herhangi bir yerinde kendimizi yakalayabilirsek, kolayca onun dışına da çıkabiliriz.

Ne kadar çok sevildiğimizi kendimize hatırlatalım. Ayna karşısında her bir noktamıza methiyeler düzelim. Kendimize karşı cinsin ağzından bir aşk mektubu, çocuğumuzun ağzından bir sevgi mektubu yazalım. Bol bol elimizdekilere şükredelim.

Biz olmasaydık evren bir parça eksik olurdu... Biz her zaman seviliyoruz. Her halimizle, daima mükemmeliz.

Bu yazı Elele dergisinin Mart sayısında yayınlandı.

El frenini indirmeden gaza basmayın
İstediğiniz kadar pozitif düşünün, istediğiniz kadar olumlama cümlesi söyleyin; geçmişin acılarını, öfkelerini temizlemeden, engelleyen inançlarınızı ortadan kaldırmadan harekete geçemezsiniz. El freni indirilmemiş bir araç zor yol alır. Bu şekilde gaza bastığınızda, yol alsanız da normal kapasitenizin çok altında kalırsınız. 

Devamlı dikiz aynasına bakarak arabayı kullanmayın
Nereye odaklanırsanız oraya gidersiniz. Sürekli olarak geçmişi düşünüp geçmişten bahsettikçe; ileriye doğru yol almakta zorlanırsınız. Eskiden sizi terk edenler, attığınız yanlış adımlar eskide kaldı. Varmak istediğiniz yere odaklanın. Böylece daha emniyetli araba kullanırsınız.

Doğru yönde gittiğinizden emin olun
Kimseyi beğenmiyorsanız, insanlar sizi çıldırtıyorsa, terslik onlarda değil sizde de olabilir. İçinde bulunduğunuz durumu objektif olarak değerlendirdiğinizden emin olun ve şu fıkrayı hatırlayın: Temel bir gün otoyolda araba kullanıyormuş. Radyodan bir anons duyulmuş. "Dikkat, E-5 karayolunda ters yönde seyreden bir araç var." Temel bunu duyunca dikkatlice etrafına bakınmış ve şöyle demiş: "Ula pi tane olir mi, punların hepsi tersten celeyi!". Patronunuz, sevgiliniz, aileniz, çalışma arkadaşlarınız ve siz. Acaba kim "tersten celeyi?"

Hızınızı anlamak için arada göstergeye bakın
Etrafı boş bir yolda araba kullanıyorsanız, hızınız 250 bile olsa çok yavaş gidiyorsunuz gibi gelebilir. Gerçek hızınızı ve ne kadar yol kat ettiğinizi anlamak için göstergeye bakın. "Başaramıyorum, bende bir eksiklik var" diyenlerin büyük çoğunluğu aslında göstergeye bakmayı unuturlar. Aldıkları yolun ve saatte kaç km hızla gittiklerinin farkında değillerdir. Net hedeflerinizi göstergeniz olarak kullanın ve hızınızı ona göre ayarlayın. Etrafa ve başka arabalara bakıp çok yavaş gidiyorum demeyin. Ne zaman nereye varmak istediğinizi kendinize göre belirleyin.

Aynı yoldan giderek başka bir yere varmaya çalışmayın
Bir yolun çıkmadığını gördüyseniz, bu sefer belki çıkar diyerek ısrarla aynı yolu kullanmayın. Çıkmaz. Yoruldum diyenler genelde bu gruptandır. Aynı yolu deneyip başka bir yol denediklerini sanırlar, istedikleri yere varamadıklarında hem güçleri hem umutları azalır. Başka yerlere varmak için, başka yollar, hatta başka araçlar deneyin.

El frenini boşaltmak için uygulayabileceğiniz farklı alıştırmalar üyelere özel bölümünde: Bağışlama ile ilgili alıştırmalar, Öfkenizi uygun bir dille ifade edin

Yıl 1992, lise 2. sınıftayım. Balıkesir'in en iyi fizik öğretmeni dershanenin koridorunda beni yakalayınca, "Hakan nereyi istiyorsun?" diye soruyor. Ben gayet net bir şekilde "Boğaziçi İşletme" diyorum. Biraz duruyor. Kısa bir sessizlikten sonra "Sen Marmara İşletme'yi de düşün" diyor.

Sinirim tepeme çıkıyor, saygımdan taviz vermeden, "Öğretmenim" diyorum. "Nasıl ki Tarık bin Ziyad; Kuzey Afrika'dan İspanya'yı fethetmeye çıkarken, askerler geri dönmeyi düşünmesin diye bütün gemileri yakmış, ben de bütün gemileri yaktım. Hedef tek olsun ki şaşmasın. Boğaziçi olmazsa Marmara olur, Marmara olmazsa başka bir yer olur dersem hedef şaşar. Göreceksiniz ben Boğaziçi'ni kazanacağım" diyorum. Öğretmenim cevabım karşısında çok şaşırıyor. Bir sene sonra Boğaziçi İşletme'yi Türkiye 36.sı olarak kazanıyorum. Hem de 110 kişilik okulu 11. bitirmişken, lise 1'de matematiği karneme zar zor 6,5'tan 7 getirebilmişken.

Dün aklıma harika bir fikir geldi. Bir arkadaşıma anlatıp "Ben bu fikri deneyeceğim" dediğimde o da beni uyardı. "Hakan, eğer deneyeceğim diye başlarsan işin içine başka bir enerji girer, yapacağım diye başlarsan başka. Karar ver, ne istiyorsun?" dedi. İşte bunu duyduğumda yukarıda anlattığım; istek ve inancı olan, yaparım diyen Hakan'ı hatırladım. Denemeyi değil, yapmayı bilen Hakan'ı...

Aykut Oğut, Evren'den Torpilim Var kitabında şöyle bir örnek veriyor: "Masanın üzerine bir kalem koyun. 3'e kadar sayın ve kalemi elinize almayı deneyin". Ardından da elinde kalem olan okuyucuyu "Kalemi elinize alın demedim, almayı deneyin dedim" diye uyarıyor. "Kalemi ya eline alırsın ya da almazsın, denemek ne demek?" diye sinirlenen okuyucuya, "Haklısınız, denemek diye bir şey yoktur. Bir şeyi ya yaparsınız ya da yapmazsınız" cevabını veriyor.

Bugün bir uzmana, aklıma gelen fikri anlattım. "Sizin bu konuda büyük bir deneyiminiz var, sizce bu fikir tutar mı?" diye sordum, bana cevabı şöyle oldu: "Bu sana bağlı..."

Bugün, Tarık bin Ziyad'ın imzası, gemileri yaktığı Cebelitarık Boğazı'nın adında gizli. Başardığı için...

İlişki koçluğu yaptığım danışanlarımla görüşmelerimizden derlediğim bir masalı sizlerle paylaşmak istedim:

Bir varmış, bir yokmuş. Uzak diyarlarda bir ülkede çok çalışan kadınlar varmış. Bu kadınlar ikiye ayrılırmış. Bir kısmı aradığı erkeği bulamamaktan, bir kısmı da bulduğu erkeği değiştirememekten şikayet edermiş.

Aradığı erkeği bulamayan kadınların neredeyse hepsinin hayalinde bir düğün fotoğrafı varmış. Kimisi kır düğünü, kimisi salon düğünü istermiş. Düğün nerede olursa olsun, hepsi sadece düğünde en iyi fotoğrafı verecek erkeği ararmış. O erkek; yakışıklı, iyi bir işi, iyi bir eğitimi olan zengin biriymiş.  Fakat bu ülkenin kadınları kendilerine "Ben bu fotoğraftaki adamla bir ömür mutlu olabilir miyim?" diye hiç sormazmış. Mutlu bir yuvanın değil mutlu bir düğün karesinin hayalini kurarmış.

Bu kadınların hepsine söylenmiş çok meşhur bir yalan varmış. "Çocuk da yaparım kariyer de". Bunu hepsi bilirmiş ve her nasılsa hepsi bu yalana inanmış. Zaten doğası gereği narin olan bedenleri daha çok yük çekmeye başlamış. Her sabah, sabahın köründe kalkarlarmış. Saatler süren yolculuklarla işlerine giderlermiş. İşlerinde kılıçlarını çekip birçok meydan savaşına girerlermiş. Çoğu savaştan da galip çıkarlarmış. Savaşın erkek işi olduğunu hepsi unutmuş.

Fotoğraftaki erkeği bulup evlenen kadınlar, çocukları doğar doğmaz işe dönerlermiş. Çünkü işleri çok önemliymiş ve kazanılması gereken daha birçok savaş varmış. Bu kadınlar, işyerinde sattıkları ürünü alanların ihtiyaçlarını çok iyi bilirken, eşlerinin ihtiyaçlarını hiç sormaz ve merak etmezlermiş. İhtiyacı karşılanmayan erkekler de aç kalınca ihtiyacını başka yerde, başka şeylerde ararmış.

Masal bu ya, bu kadınlar için savaş kazanmak çok önemliyken, her gün daha büyük savaşlar kazanan erkeklerini hiç takdir etmezlermiş. Hatta bu ülkedeki kadınların çoğu takdirin ne olduğunu bile unutmuş.

Bu ülkede kadınlar kendilerini erkeğe teslim etmekten deliler gibi korkarlarmış. Bir yanda kendilerini yöneten güçlü bir erkek isterken, diğer yanda da "hep kendi dediğim olsun" isterlermiş. Bu tezatların da hiç farkında değillermiş.

Bu ülkenin kadınları, erkekleri hep değiştirmeye ve hayalindeki erkek yapmaya çalışırlarmış. Ancak ne yazık ki, kendileri kadın olmayı seçtiğinde hayallerindeki erkeğin de karşılarına çıkacağını hiiiç bilmezlermiş...

Gökten üç elma düşmüş. Biri anlatanın, biri dinleyenin başına. Sonuncusu da kadının başına. Artık uyansın diye...

Bir süre önce bir arkadaşımla bir kafede buluştuk. Kendisine sunduğum hizmetten dolayı bana ödeme yapacaktı. Ödemeyi masanın altından, parayı da zarfın içine koyamadığı için özürler dileyerek verdi. Ben de nedense aynı suçlulukla parayı bir an önce etrafa göstermemeye çalışarak cebime attım.

Dışarıdan bakan birisi bizi gördüyse, yüz ifadelerimizden ve hareketlerimizden muhtemelen çok ayıp ya da kanun dışı bir şey yaptığımızı düşünürdü. Suratlarımızda yanlış bir şey yaptığımızın ifadesiyle, aceleyle masanın altından bir şeyi aldık verdik.

Yıllar önce öğretmenimiz bize şunu sormuştu: "Zengin olduğunuzda hayatınızda neleri farklı yapacaksınız?". Sınıfça bu sorunun bile yanıtını vermekte zorlanmıştık. Zenginliğin günlük yaşantımıza yansımasını masaj yaptırmak gibi çok yaratıcı(!) şeylerle yanıtlayabilmiştik ancak.

Zengin olduğumda Vakko'dan gömlek alacaktım mesela. Bir yanım da şöyle diyordu: "Ne gerek var şimdi Vakko'ya o kadar para vermeye..." Aslında böyle düşündükçe kendime şu mesajı verdiğimi fark ettim: "Sen zengin değilsin!". Böylece, zengin olduğumda her ne yapacaksam o andan itibaren yapmaya başladım

Vakko'ya gittim. İçeri girdiğim andan itibaren kendimi oraya ait ve rahat hissedemedim. Gömleklerin içinden çok hoşuma giden bir tanesini beğendim, ancak bedeni benim için çok büyüktü. O içimdeki tuhaf gergin hisle, tezgahtar bayandan yardım istedim. Ne yapılabileceğini anlamak için terziyi çağırdılar. Kısa bir sohbetten sonra terzi beni çok sevdiğini ve benim ölçülerime göre gömleği yeniden yapacağını söyledi. Tezgahtar bayan, terzi uzaklaştıktan sonra kulağıma ilk defa böyle bir şey gördüğünü fısıldıyordu.

Bir yanım çok sevinçliydi çünkü Vakko bana özel, benim ölçülerime göre gömlek yapıyordu. Bir yanım da hâlâ bir eziklik ve suçluluk içindeydi. Sanki hak etmediğim bir şeyi yaptırıyormuşum gibi. Şimdi bir kez daha içtenlikle teşekkür ediyorum onlara...

Bunun gibi, zengin olduğumda yaparım dediğim birçok şeyi yapmak için adım attım. Mesela, hep hayalimde olan lüks bir restoranda gidip yemek yedim. Ama orada da rahat olamadım. Etrafımdakileri, yemeği, servisi hep eleştirdim.

Şimdilerde çok net olarak şunu anladım: Bir şeyi sadece yapmanız yetmiyor. Onu hangi duygularla yaptığınız da çok önemli. Zenginliği çekmek istiyorsanız zenginliğin içinde nasıl hissettiğinize bakın. Parayı mutlulukla mı kazanıyorsunuz? Parayı alıp verirken rahat mısınız? Lüks bir arabanın, mağazanın veya restoranın da keyfini çıkarabiliyor musunuz?

Para bir gün insan olup karşınıza çıksa, ona hangi duygularla ne söylemek istersiniz?

(Bu noktada, benim Vakko'dan alışveriş edecek kadar param yok diyenlere, sadece gidip mağazada zaman geçirmelerini, araba almak isteyenlere test sürüşüne çıkmalarını, ev almak isteyenlere de emlakçıları gezerek başlamalarını öneriyorum.)
 

Para ile ilgili engelleyen inançlarınızı fark etmek için Para ile ilgili inançlarınız testini uygulayabilir, para akışını güçlendirmek için Üyelere Özel bölümündeki Para ile ilgili egzersizleri yapabilirsiniz.

Bazen hayat bir bilgisayar oyunu gibi geliyor. Bir seviyeyi atlamadan öbür seviyeye geçemiyorsunuz. O seviyeyi geçene kadar da hep aynı tipte karakterler karşınıza çıkıyor. Gelenin tipi değişse de sizi hep aynı yerinizden vuruyor, sizi hep aynı şekilde incitiyor.

Sizi inciten şey her ne ise, onu bir de genellediniz mi, o zaman işler iyice karışıyor: "Bütün erkekler, kadınlar, patronlar birbirinin aynıdır" gibi. Halbuki  onu birçokları içinden siz çektiniz ve seçtiniz. Onunla yola devam etmeye siz karar verdiniz.

İşin püf noktasını keşfedip bulunduğunuz seviyeyi atlayana kadar hep aynı tiplerle oynamaya devam ediyorsunuz. Gözden kaçırdığınız şeyi bulup düzeltene kadar...

Bütün bu aynıların içinde artık yeniye merhaba demek istiyorsanız, yapabileceğiniz birkaç şeyi hemen burada sıralayayım:

Tepkilerinizi değiştirin. Karşınızdaki kişiye kızmaya başladığınızı fark ettiğinizde genelde ne yapıyorsanız, gidin hiç yapmadığınız bir şey yapın. Mesela gidip dişlerinizi fırçalayın. Böylece kendini tekrar eden döngüyü kıracak, otomatik tepki vermeyi bırakacaksınız. Tepkileriniz sizi yönetmeyecek, siz tepkilerinizi yönetmeye başlayacaksınız.

İletişimle ilgili neyi farklı yapabileceğinize bakın. Her olumsuz duygu, karşılanmamış bir ihtiyaçtan doğar. Diyelim ki çok sinirlendiniz, kendinize sorun: Benim aslında neye ihtiyacım var? Hangi ihtiyacım karşılanmadığı için sinirlendim? Bulduğunuz cevabı karşınızdaki kişiyle de paylaşın. "Şuna ihtiyacım vardı ve bu ihtiyacım karşılanmadığı için şu davranışın karşısında sinirlendim" gibi. Ve sonra ihtiyacınızı giderin.

Önceki ilişkilerinizden getirdiğiniz birikmiş üzüntü ya da öfkeyi temizleyin. Bunu yapmadığınız sürece, yaşadığınız her olayı sizi yaralayan olaya benzetip otomatik tepki vermeye devam edeceksiniz. Geçmişle ilgili depoladığınız yükü temizlemeden hayatınızın değişmesini beklemeyin. (Temizlik için buradaki mektup şablonunu kullanabilirsiniz.)

Olaylara büyük pencereden bakın. Kişiselleştirmeyin. Büyük resimde olan bitenin o an hiç bilmediğiniz bir anlamı olduğunu hatırlayın. O anki çatışmanın 10 sene sonra hiçbir anlamı kalmayacağını düşünün. "Yaşadığım bu durum bana ne öğretiyor, bundan ne ders çıkarabilirim?" diye kendinize sorun.

Varsayımda bulunmayın. "Bana çiçek getirmedi, demek ki beni sevmiyor." Neden çiçek getirmediğini öğrenmeye, anlamaya çalışın.

Beklediğiniz şeyi önce siz verin. İlgi bekliyorsanız, ilgi; anlayış bekliyorsanız anlayış... Yani bulmak istediğiniz şeyi önce kendinizde yaratın.

Bu yazıyı okuduktan sonra, "söylemesi kolay ama" diyerek söze başlamayın. Yazıyı tekrar okuyup gerçekten küçük küçük de olsa neleri değiştirebileceğinize bir daha bakın.

Bu yaz tatilinde yepyeni Hakan'larla tanıştım.

Bir gün sahilde 7-8 yaşlarındaki iki kız çocuğu gördüm. Ellerindeki canlı deniz kestanelerine bakıp hangisinin daha yaşlı olduğuna dair yorumlar yapıyorlardı. Hayret ettim. Ben deniz kestanesini yakından bile doğru dürüst görmemişken, bu yaştaki çocuklar yaşını kestirebiliyorlardı.

Aynı günlerde, yüzerken, bir anne küçük kızına göstermek için sudan deniz kestanesi çıkardı. İstedim ve ben de avcuma aldım. Elimdeki kıpırdanışını hissettim. Dikenlerinin batmadığını gördüm. Sıkmadığımda bana zarar vermediğini fark ettim. İlk defa merhabalaştım bir deniz kestanesiyle. Aslında bu tarz her merhaba, yeni bir dünyaya, yeni bir Hakan'a da merhaba demek! Deniz kestanesini tutabilen Hakan'a...

Tatilin çoğu böyle geçti. İlk defa toprağa çiçek diktim, ağaçtan dut yedim, taze naneden çay yaptım. Yeni keyifler girdi hayatıma.

İki ay boyunca neredeyse hep çıplak ayak yürüdüm. Dağ patikalarından inip çıkarken günlerce çıplak ayakla dolaştım. Aynı araba kullanır gibi, önünüme bakarak yürüdüğüm, yola odaklandığım sürece ayağıma bir şey batmadığını fark ettim.

Tatilin son kısmında 2 yıldır hayalini kurduğum yere gittim. Bilgisayarımdan, cep telefonumdan, her günkü rutinimden ve tüm bağımlılıklarımdan uzakta 4 gün geçirdim. Bu da çoktan unuttuğum Hakan'larla yeniden tanışmamı sağladı.

Kaldığım yer doğanın içinde harika bir yerdeydi. Camları olmayan bir odada yattım. Gece uyurken odama gelen kediye de merhaba dedim :-)

Ertesi gün yüzerken bir bayan "Denizin şurası daha bulanık" diye bir laf attı ve yaklaşık yarım saat konuştuk. Gittiğim yerdeki insanlara çok âşina değildim. Bilmediğim kıyafetler, bilmediğim hayatlar... Ben de tıpkı denizdeki bayan gibi onlara ortak bir konu attım. Kimisiyle çok keyifli sohbetlerim oldu, kimisi de çok ilgilenmedi gitti. Her durumda yaşadığım sohbetin keyfini çıkardım. İnsanların hayatına dokundukça benim hayatımın zenginleştiğini gördüm. Eskiden çok güzel bir kadına, aykırı kılıklı bir adama merhaba deyip sohbete girmeye çekinirdim. İşte tatilde bunu da arkamda bıraktım...

Kendi güvenli alanımızdan çıkıp merhaba dediğimiz her hayat, aslında kendimize biraz daha yakınlaşmamızı sağlıyor. Kabuklarımızı bıraktıkça yaşamımız zenginleşiyor.

Bugün, şimdiye kadar uzak durduğunuz kime ya da neye merhaba demek istersiniz? Yakışıklı bir adama, güzel bir kadına ya da bir deniz kestanesine?

Okuduğunuz yazıyı beğendiyseniz, uygulamaları da içeren üyelere özel yazıları okuyabilmek ve sitedeki güncellemelerden haberdar olmak için üye olabilirsiniz.