Geçen gün bir danışanım görüşme öncesi formuna şunları yazmış: "Her günümü planlayıp hiçbir ânımı boşa geçirmek istemiyorum. Her ânım yeni şeyler yaparak, fark ederek geçmeli. " (Kendisinin izniyle yayınladım)

Bu yazıyı okuyunca adeta kendi üzerine yüklediği yükü hissettim. Bu nasıl bir baskıdır insanın kendi üzerinde yarattığı? Kendine nefes alacak bir alan bile bırakmadan her bir ânı planlamaya çalışmak...

Ben de böyleydim. O yüzden ne anlatmaya çalıştığını ve içindeki "bir şeyler kaçıyor" telâşını çok iyi anlayabildim. Kendimi yıllar içinde serbest bıraktıkça fark ettiğim bir şey var: "Bir şeyler kaçıyor" telaşıyla yaptığımız her şey aslında birçok şeyi kaçırmamıza yol açıyor.

Yıllar önce kendi kendime İspanya ve Fas'ı içine alan 1 aylık bir gezi yapmıştım. Elimde 3 ayrı rehber kitapla... Her şehirde görülmesi gereken nereleri varsa, onları kitaplardan okuyup bir rehber kadar öğrenmiş oluyordum. Meydanlar, meydanlardaki muhteşem camiler, katedraller... Hepsini fotoğraflarda görmüş olduğum için kafamı kaldırıp baktığımda hiçbir şey beni şaşırtamadı o gezide.

Bu geziden yıllar sonra Tibet'e gittim. Turun verdiği çok detaylı kitapçıkları -belki de yoğun çalışıyor olmanın verdiği yorgunlukla- okumak hiç içimden gelmedi. İlk gün 3500 metrede, basınç farkına alışamadığımız için yollarda bayılmayalım diye, otelden çıkmak bile yasaktı. Ben gene de gizlice en yakın bakkala gidip yeşil bir dondurma aldım.

Yalamaya başladığımda dünyam da değişmeye başladı. Dondurma bezelyeliydi. Dondurmada yeşil ile şam fıstığını bir tutan zihnim, önce bir şok geçirdi. Bu şok dalgası Tibet'te attığım her adımda daha da büyüdü. 3M Migros büyüklüğünde sadece kurutulmuş yılan, denizatı, çiçek, böcek satan eczaneler gördüm. Bizim anladığımız anlamda eczane yoktu. Kaç tane dil bilmeme rağmen hiçbir tabelayı okuyamadım. Hatta bir seferinde bisikletten bozma bir taksiye bindim. Başkent Lhasa'da kaldığım otelin adı da Lhasa Otel'di. "Lhasa Otel" dedim, taksici başka bir şey anladığı için yolda kayboldu.

Bildiğim hiçbir şey bu ülkede işe yaramadığı için, aklım pes etti. Zihnim, buradaki dünyayı anlamaya ve kavramaya yetmeyince resmen "Ne halin varsa gör" deyip dinlenmeye çekildi. O dakikadan sonra her şeyi bir çocuk merakı ile yaşamaya ve keşfetmeye başladım. Önüme gelen yemeğin ne olduğunu bilmiyordum mesela. Sormaya ve öğrenmeye çalışmıyordum artık. Bir çocuk gibi tadarak, içime sorarak, beğenip beğenmediğime karar veriyordum.

Bu tur, aklımın beni serbest bırakmasından dolayı hayatımdaki en güzel, en huzurlu turlardan biri oldu.

Bundan birkaç sene sonra yine bilmediğim bir yere gitmek istedim. Gezmeyi seven birkaç arkadaşımdan tavsiyeler alıp Tayland'a gitmeye karar verdim. Yalnız gitmek istemiyordum.  İlk defa böyle bir şey yapıp, daha önce yalnızca iki kere gördüğüm çok da hoş bulduğum bir kıza benimle tatile gitmek isteyip istemediğini sordum. "Gelirim" dedi. "Ama Tayland'a gidiyoruz" dedim. Ona da "Tamam" dedi.

Gece oturdum, bilgisayar başında Tayland'ı araştırmaya başladım. Dünyanın en güzel adaları Tayland'daydı. Hangini okusam aklım onda kalıyordu. Okudukça şunu fark ettim: Hepsi o kadar güzeldi ki, hangini seçsem diğerini seçmediğim için mutsuz oluyordum.

İşte o anda bilgisayarımı kapattım. Bir daha Tayland konusunda hiç okumamaya, hatta yanıma harita bile almamaya karar verdim. Bu kararımı arkadaşıma da söyledim ve ondan da buna uymasını rica ettim. Gezi boyunca sadece kalbimizin sesini dinleyecektik.

Biletimizi aldıktan sonra 24 saat bile geçmeden uçaktaydık. Birbirimizi doğru dürüst tanımıyorduk bile, nereye gittiğimizi, nerede kalacağımızı da bilmiyorduk ancak çok mutluyduk.

Hikayenin bundan sonrası onlarca ilkle, birçok ilginç anıyla dolu. Ben sadece kendimizi akışa bırakınca neler olduğunu kısaca anlatacağım.

Sonuç olarak, 15 gün boyunca hiçbir şeye akılla karar vermedik. Ne haritamız, ne rehberimiz, ne kitabımız vardı. Her şeye anda karar verdik. Oraya vardığımızda yaşlı bir kadının bizi taksiye bindirip gönderdiği devlete ait bir turizm acentasında, hayatımızın en ucuz en güzel tatillerinden birini planladık. Lazım olduğunda otellerde asansörlerde bulunan fotokopi haritaları kullandık. Karnımız acıktığında elimize tutuşturulan ilanları izledik, kendimizi yemek kitapları yazan bir kadının restoranında bulduk. Hayatımda yediğim en güzel yemeklerdi.

Daha önce hiç denemediğimiz halde soldan akan trafikte motorsiklet kiralayıp saatte 60 km hızla motorsiklet kullandık. Köpekten bile korkan ben, filin boynuna oturup safaride fil sürdüm, timsah büyüklüğünde sürüngenler kovaladım.

Planlasak bu kadar güzel bir tatil olamazdı. Biz sadece karşımıza çkanları her seferinde içimize sorduk. Her kararımızı o anda verdik. Aklımıza uysa da, içimizin istemediği hiçbir şeyi yapmadık.

İyi ki bir şeyleri kaçırmamak için 3 ayrı kitaptan gideceğimiz yerleri okumadık. İyi ki plan yapmadık!

Bu notu eklemek ihtiyacı duydum. Yazı hayatı tamamen akışına bırakıp yaşayın demiyor aslında. Tamamen akılla yaşayan ve içindeki sesi hiç duyamayanlar için, bir süre sadece içinizdeki sesi dinleyin diyor. Bu sizi iç sesinizle tanıştıracak. Bize akıl da verildiyse, önemli olan hayatta iç sesi ve aklı dengeleyerek adım atmak. Düşüncem budur... Daha önce ânı yaşamakla ilgili bir yazımda yazmıştım. Bence kişinin yolda kaybolmaması için genel bir istikamet belirlemesi önemli. Bu yazıya da göz atabilirsiniz: Ânı yaşamak ne demek?

Bu yazı 03.07.2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlandı.
Yorum ekle

Okuduğunuz yazıyı beğendiyseniz, uygulamaları da içeren üyelere özel yazıları okuyabilmek ve sitedeki güncellemelerden haberdar olmak için üye olabilirsiniz.