Sevgili Hakan Arabacıoğlu bana Kaş’ta yaşamanın nasıl bir şey olduğunu sorduğunda şöyle bir şey söylediğimi hatırlıyorum: “Satın alacak hiç bir şey yok, bu acayip bir arınma”. Tabii bu biraz abartılı bir ifade. Söylemeye çalıştığım şey, burada tüketim seçeneklerinin pek kısıtlı olduğuydu.
Kaş’taki göreceli yokluk ortamına alışmakta fazla zorluk çekmedim. Sanırım burayı çok sevdiğim için kabullendim. Kabullenince de bir açıklık oluştu içimde. Şunu gördüm: sahici gereksinimlerinizi bir şekilde karşılıyorsunuz, bir çözüm buluyorsunuz. Hatta mevcut ‘yokluk’ durumu size yaratıcı olma imkanı veriyor, hazır çözümler satın almak yerine özgün çözümler üretiyorsunuz. İş bölümü ve uzmanlaşmayla kaybedilen yaşama bilgisini kısmen de olsa geri kazanma olanağı buluyorsunuz.
Dahası mağaza vitrinlerinden, reklam panolarından çok denizi, gökyüzünü ve dağları gördüğünüzde, her yerde her daim bangır bangır çalan müzik yerine sessizliği dinlediğinizde içinizde fazladan bir yer açılıyor sanki. Aslında içinizde zaten var olan bir yeri, bir açıklık ve genişliği keşfediyorsunuz. Sahip olduğumuz ya da özdeşleştiğimiz nesneler azaldıkça azalırız, eksiliriz sanırız ya, tam tersi oluyor: çoğalıyoruz, içimizdeki alan büyüyor. Buna paralel olarak sevgimiz, hoşgörümüz, merhametimiz, anlayışımız artıyor. Özdeşleştiğimiz nesnelerden, imajlardan, fikirlerden, alışkanlıklardan ve de kendimize ve başkalarına anlattığımız hikayelerden kurulu ‘ben’in sınırlarının, içine başka başka şeyleri de alabilecek şekilde genişleyebildiğini görüyoruz. Olduğumuzu sandığımız şeyden çok daha fazlaymışız meğer!
Yaşadığımız çağda çoğumuzun dış dünya ile kurduğu ilişkinin öne çıkan boyutu tüketim. Tüketim kavramını geniş anlamda alabiliriz burada, çünkü nesneleri yalnızca satın alarak değil onlara bakarak da tüketiyoruz. Ayrıca yalnızca nesneleri değil, imajları, sembolleri, kimlik fragmanlarını da satın alıyoruz. Dış dünya çok çeşitli mal ve hizmetlerin sunulduğu bir pazar yerinden ibaret artık, özellikle de büyük şehirlerde yaşayanlar için. Doğa ise tatillerde gidilip görülen bir yer; çoğu kez doğayla da ‘müşteri’ olarak ilişki kuruyoruz. Belki farkında değiliz ama bütün bunlar bizleri öz varlığımıza yabancılaştırıyor. Araya biraz mesafe koyup baktığımızda ‘şey’lerin yaşamlarımızı istila ettiğini, zihinlerimizde ve ruhlarımızda kirlenme yarattığını görmek zor değil.
Peki etrafta dikkatimizi çekmek için yarışan eşyalar, mağazalar, markalar, reklamlar, müzikler olmadığında beden-zihin bundan nasıl ekileniyor? Sinir sistemi alıştığı hatta bağımlısı olduğu uyarıcı bombardımanının yokluğu karşısında afallıyor önce. Kişi bu durumu ‘canım sıkılıyor’ şeklinde yorumluyor ve hemen boşluğu dolduracak başka bir şeyler arıyor. Bu koşullanmış bir tepki. Oysa, bu ilk tepkiye teslim olmaz ve sıkıntı olarak adlandırdığımız varoluş durumuna direnç göstermezsek, bir süre sonra farklı bir bilinç durumunun kapılarının açılması kuvvetle muhtemeldir.
Deneyin ve kendi beden-zihninizde ne gibi değişiklikler olduğunu görün. Bunun için münzevi hayatı yaşamanıza gerek yok. Başlangıçta tek yapmanız gereken dış dünyanın teklifsizce içinize dolmasına engel olmak. Bunun için kendinize her gün belirli bir zaman ayırın. Geleneksel anlamda meditasyon da yapabilirsiniz, kendi meditasyon yönteminizi de oluşturabilirsiniz. Bu yemek yapmak olabilir, ormanda yürüyüşe çıkmak olabilir, sessizce oturmak olabilir… (Televizyon ya da film seyretmek olmaz!) Beden-zihnin aşırı uyarılmadığı, zihninizdeki gürültünün bir nebze olsun dindiği, gevşediğiniz ve farkındalıkla anın içinde olabildiğiniz herhangi bir etkinlik sizi arındıracak. Belki de uzun vadede, bu sınırlı zaman dilimlerinde tattığınız bilinç durumunu yaşamınızın tümüne yaymak isteyeceksiniz.


sadece ihtiyacı olanı almak hayattan..istiflememek..enerjileri tıkamamak böylece akıp gitmesine izin vermek...aparigraha diyorlar buna yoga felsefesi içinde...şehrin gürültüsünden uzaklaşıp doğaya döndüğünde GERÇEKTE neye ihtiyacı varsa onu alıyor insan...daha fazlasını değil..o yüzdendir ki yaşamla barışık dengede ve ahenkle akıp gidebiliyor..
menekse 28 Haziran 2010
Pınar Hanım, Düşüncelerinize katılıyorum ve kendi gözlemlerimle desteklemek istiyorum;beş yıl kadar önce bir vesile ile Yozgat ve Kırşehir'e gittim.Arkadaşım bana Yozgat'ı gezdirirken,"işte bu kadar,haydi oturup bu çay bahçesinde çay içelim"dediğinde şaşırdım.Aynalı körüğün olduğu müze kapalı olduğu için çabucak bitivermişti şehir turu.Şunu fark ettim,İzmir,Ankara,İstanbul gibi metropollerin aksine "mağazalar caddesi"yerine,"okullar caddesi"vardı. İstanbul'dan Kırşehir'e taşınan arkadaşımın oğlu da İstanbuldaki öğretmeni "tarafından nereye istersen götür,çok başarılı çocuk"diye gönderilmesine rağmen,Kırşehirdeki çocuklardan epey geri olduğu anlaşılmıştı.Neyse ki toparlamıştı kısa sürede... Oralarda öğretmenleri;servisi kaçırırlarsa üç vesaitle evine gitmek zorunda kalacak metropol öğretmenlerinden farklı olarak,çocukların aklına takılan her konuyu okul paydosu sonrası bıkıp usanmadan tekrar anlatıyorlarmış.Tabii bunda dinginliğin kendilerine getirdiği hoşgörünün de payı azımsanamaz.Çocukların farkındalıkları var;oralarda istanbuldaki gibi bölünecekleri çok fazla alternatif -dikkatlerini çekip onları cezbedecek gürültülü,çok renkli ve kalabalık bir dış dünya- yok.Başarıya odaklanmışlar,tatlı bir rekabet içindeler.Bu da onları daha başarılı yapıyor.
sultan 25 Haziran 2010
Pınar Hanım iyi akşamlar.Hayat seçeneklerden ibarettir. Kimi sizin gibi yaşamayı şeçer, kimi kariyer, yapmayı kimi topluma yararlı olmayı. Sizin gibi oldukça başarılı bir insanın diğer insanlara verecekleri vardır. Ve de vermelidir. Siz bunalrı vermezseniz çok yakın zamanda şu an yaşamakta olduğunuz Kaş gibi güzel alanlar çok olacaktır. Size bir kızılderili atasözü ile veda etmek isterim Biz dünyayı dedelerimizden miras değil , torunlarımızdan ödünç aldık. Bence yaşamın tadını çıkardınız kadar korunması, gelişmesi içinde çalışmalısınız. Olumlu yada olumsuz bir şeyler yazarsanız sevinirim. Syg
aziz AKMAN 20 Nisan 2010
Pınar Hanım, ben de bu hafta aynı konuyu düşünüp yazıya aktarmıştım. Sizin de bunu uygulamış olmanız benim inancımı daha da artırdı. Teşekkürler,
Özlem Ercan 28 Ocak 2009
Pınar Hanım, yazınızı çok beğendim (ve kendi blogumuzdan link verdim buraya ki daha çok insan bu siteden ve bu güzel paylaşımınızdan haberdar olsun. Ben bahsettiğiniz süreci bir kaç yıldır yaşayan bir insanım, şu anda 2-3 yıl önceki alışkanlıklarıma baktıkça şaşıyorum "ben bunları nasıl yaptım" diye. Bu süreçte dönüşümü başlatan şey aynen sizin önerdiğiniz şekilde içimde "boş alan" yaratmak, bunun içinde sosyal alışkanlıklarımı dikkatle gözden geçirip, "uyarıcı bombardımanlarına" bilinçli olarak "dur" demekti. Büyük şehirde yaşayan biri olarak, bunun Kaş'taki kadar kolay olmadığını söylemeliyim. Ve bir şeyler başardım, halen de başarıyorum çünkü bir kez bunun keyfini alınca artık zaten geri dönüş yok. Sadeleştikçe kendimi buldum, kendimi buldukça keyif aldım, hayat gözüme bambaşka görünür oldu.
başak ç. 23 Ocak 2009
Pınar hanım hem kısa ve öz hem de çok güzel olmuş.
elektroniksalyangoz 29 Aralık 2008
Sami Bey, Düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkürler. Sevgiler, pınar.
Pınar Kaynar 16 Aralık 2008
Tebrikler!!! Doğrusu böyle bir yazıya rastlayabileceğimi hiç ama hiç tahmin etmiyordum. Bu tespitlerininize gönülden katılıyor ve bu şahsen anlayışın sınırlarını çok daha fazla genişletebileceğimizi düşünüyorum. Mesela kısa bir katkı verebilirim. İnsanın hayattan temel beklentisi nedir? Bence huzur ve mutluluk. Herkes ne yapıyorsa (doğru yada yanlış yol izleyerek) bunları elde etmek için yapıyor. Peki biz insanlar çoğunlukla ne yapıyoruz? huzur ve mutluluk yanıbaşımızda olduğu halde, onu doğrudan elde edebilecekken, (gereğinden fazla) para pul, mal mülk peşinde ihtirasla koşarak, bedavadan ve doğrudan (çiçekten böcekten) elde edebileceğimiz gerçek huzur ve mutluluğu (Sanki eşya satın alyormuş gibi) satın alabileceğimizi sanıyoruz. (Affınıza sığınarak küçük bir katkı sunayım dedim)Sevgiler..
Sami AKDAĞ 12 Aralık 2008