1993-2002 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Sosyoloji Bölümleri'nde eğitim alan, sonrasında iş hayatına atılan Pınar, 2007 yılında tatillerini geçirdiği Kaş'a yerleşmeye karar verdi.

Birçoğumuzun hayalini gerçekleştiren Pınar'ın hayatını kendisinden dinlemek ve merak ettiklerimizi kendisine sormak için bu köşeyi hazırladık. Yazılarıyla dünyasını paylaştığı için kendisine teşekkür ederiz.

Tüm dünyayı etkisi altına almakta olan ekonomik kriz Kaş’taki işyerlerini de etkiledi. Başlıca geçim kaynağı turizm, en birinci müşteriler de İngilizler olunca böyle olması kaçınılmazdı. Başta inşaat ve emlak sektörü olmak üzere tüm işletmelerin etkilendiği söyleniyor. Bendeniz de kaçamadım krizin etkilerinden ve yaklaşık bir senedir çalıştığım işimden ayrılmak zorunda kaldım. Yaşasın küresel dünya!

Tam Kaş’a geleli bir sene olmuşken, ‘hayatımı değiştirmek üzere yaptığım bu girişimin birinci ve en zor evresini atlattım artık, bir düzen kurdum’ derken ve zaman zaman ‘her şey ne kadar yolunda gidiyor’ diye hayret etmekten kendimi alamazken kurmuş olmaktan mutluluk duyduğum o iç ve dış düzen ciddi bir darbe aldı.

Düzen sözcüğünün benim için hem çok olumlu hem de çok olumsuz çağrışımları var. Düzen kavramıyla bir aşk ve nefret ilişkisi yaşıyordum yakın zamana kadar. Kendimi bildim bileli düzenin ve düzenli olmanın gerekliliğine inandım. İş görüşmelerinde sorulan o ‘kendinizi üç ya da beş kelimeyle tanımlar mısınız’ sorularının hepsine ‘düzenli’ diyerek başlamış olduğumdan eminim.

Yaşım ilerledikçe düzen merakımın biraz takıntılı bir hal aldığını fark ettim. Düzenli olmak işimi olumlu yönde etkiliyordu şüphesiz. Öte yandan yıllar geçtikçe dağ gibi biriken ev eşyaları, kitaplar, kıyafetlerin nasıl sınıflandırılıp yerleştirileceği konusuna büyük bir fiziksel ve zihinsel enerji harcamaya başladım. Üstelik hangi eşyaların hangi dolap ya da rafın hangi bölümünde ya da hangi kutunun içinde durduğunun bilgisi beni rahatlatıyordu!

Düşünce ve davranışlarımı gözlediğimde bu davranış biçimimin farklı yönleri olduğunu gördüm. Öncelikle yavaş yavaş bir ‘kontrol delisi’ne dönüşüyordum. Düzen demek belirlilik demekti, güvende olmak demekti. Hızıyla, karmaşıklığıyla, kalabalıklığıyla bende anksiyete yaratan dış dünya karşısında en azından kendi küçük dünyamın efendisi olmak beni rahatlatıyor olmalıydı. Zaten kaygı üretmeye çok yatkın bünyem ve psikolojik yapım kendine böyle bir oyun bulmuştu ya da böyle bir semptom üretmişti. Her şeyin temelinde korkular vardı muhakkak: mükemmel olamama ya da yanlış yapma korkusu; belki de derindeki daha temel korkular ve suçluluk duyguları.

Davranışlarımın dikkat çekilmesi gerektiğini düşündüğüm diğer bir yanı da şuydu: Çeşitli nesnelere odaklanarak zamanımı ve enerjimi harcıyor, yani bu nesnelere arzu yatırımı yapıyordum; bunu yaptıkça da söz konusu nesnelere daha çok bağlanıyordum. Evimde bulunmaları ya da benim olmaları aslında çoğu zaman son derece rastlantısal olan nesneler kimliğimin, benliğimin ayrılmaz parçaları haline geliyordu; daha doğrusu ben öyle bir yanılsamaya kapılıyordum. Sonraki yıllarda yerli yersiz ölüm korkularına kapılmaya başladım. Sanırım kendi küçük dünyamda kurduğum bu acayip kontrollü ortama ve bu ortamdaki nesnelere olan bağlılığım bu korkuları pekiştirdi. Tam tersi de geçerli olabilir aslında, bilmiyorum. Ya ölürsem diye düşündüğümde aklıma ilk gelenler şunlar oluyordu: Nasıl ayrılacaktım evimden ve eşyalarımdan? Peki ya kitaplarım ne olacaktı?

Her şey neden böyle gelişti bilmiyorum, bunun çözümlemesini uzmanlar yapabilir. Ama şu anda nedenlerin niçinlerin çok önemi olmadığını hissediyorum. Önemli olan artık kendimi biraz daha iyi tanımam, zihnimin işleyiş biçimlerine, koşullanmalarıma, davranış kalıplarıma dair farkındalığımın artmış olması.

Farkındalık alanımın genişlemesinde şehir yaşamıyla ilgili olarak duyduğum memnuniyetsizliğin giderek artmasının etkisi oldu. ‘Tüketim toplumu’ denen canavarın tüketen bir üyesi olarak yaşıyor, öte yandan da bu yaşayış biçimine karşı büyük bir öfke duyuyordum. Doğaya, daha sade ve bütünlüklü bir yaşama duyduğum özlem büyüdükçe İstanbul’dan ayrılmanın hayallerini kurmaya başladım. İşte o zaman kilit soru geldi kendini dayattı: Peki ya ben son on senedir yaşadığım sevgili evimden, sığınağımdan, orada günden güne minik minik kurduğum ve tek hakimi olduğum düzenden, bir nevi ana rahminden nasıl kopacaktım? Eşyaların şöyle değil de böyle duruşundan, o mekanın içinde yarattığım rutinlerden, orada hissettiğim sonsuz güvenlik duygusundan nasıl vazgeçecektim? Şimdi bu sizlere çok abartılı gelebilir, belki benzer şeyler yaşayanlar empati kurabilecekler. O dönem bu soru benim önümde gerçekten de aşılmaz bir engel gibi duruyordu. ‘Hayır’ diyordum ‘ne kadar istesem de buradan bir yere ayrılamayacağım’.

Bugün geriye baktığımda semptomların farkına varmamın bendeki değişimi başlattığını görüyorum. Sonrasında kendimle konuşa tartışa, okuya okuya, yogaya gide gele için için, ufak ufak kişisel bir devrime hazırlanmışım. Bir gün baktım ki çoktan hazırmışım: Kaş’a gelmeye, kendimi güvende olduğumu sanmama yardımcı olan ama aslında sırtımdaki ve ruhumdaki yük olmaktan başka bir şey olmayan anıları, eşyaları, rutinleri, kısacası geçmişi ardımda bırakmaya.

Kurtuldum mu bütün arızalarımdan? Elbette ki hayır! Ama kendimi daha iyi tanıyorum; farkında olmaya ve farkında kalmaya çalışarak zihnimin oynadığı oyunlara karşı daha korunaklı kılıyorum kendimi. Nesneler dünyasıyla olan ilişkimin değişmeye başladığını biliyorum. Henüz yolun başındayım onu da biliyorum.

Başladığım yere dönersem, Kaş’ta kurduğum yeni düzene gelen beklenmedik darbenin beni pek de etkilemediğini görüyorum hayretle. Korkular yine var, ama eskisi kadar güçlü değiller, ya da davranışlarımı yönetmiyorlar. Her şeye, her duruma uyum sağlayabilme gücümüz olduğunu görüyorum. Bir gün gelir de çok sevdiğim bu yerden ayrılmam gerekirse diye düşündüğümde bu olasılığa zihinsel ya da duygusal direnç göstermiyorum.

Düzen kurmak ya da düzenli olmak kendi içinde kötü ya da olumsuz bir yön taşımıyor kesinlikle. Sürekli değişimin tek gerçek olduğu evrende deneyimimize anlam verebilmek için hem iç hem de dış dünyamızı düzenlememiz gerekiyor. Zihnimiz düzen kurmaya yarayan bir araç. Çoğumuzu çıkmaza sokan şey ise bağlanmamız: düşüncelere, davranışlara, insanlara, ilişkilere, eşyalara, imajlara, belirli zihinsel, kültürel ya da toplumsal kurgulara. Kim olduğumuzu ya da evrendeki yerimizi belirleyenin sıkı sıkıya tutunduğumuz, sahiplendiğimiz, hatta yapışıp kaldığımız bu düzen unsurları olduğunu sanıyoruz.