1993-2002 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Sosyoloji Bölümleri'nde eğitim alan, sonrasında iş hayatına atılan Pınar, 2007 yılında tatillerini geçirdiği Kaş'a yerleşmeye karar verdi.

Birçoğumuzun hayalini gerçekleştiren Pınar'ın hayatını kendisinden dinlemek ve merak ettiklerimizi kendisine sormak için bu köşeyi hazırladık. Yazılarıyla dünyasını paylaştığı için kendisine teşekkür ederiz.

‘Gravity and Grace’: 20.yüzyılın ilk yarısında yaşamış Fransız filozof ve mistik Simone Weil’in kitabının adı. Kitap Türkçe’ye Mehmet Mukadder Yakupoğlu tarafından “Yerçekimi ve Tanrı’nın Lütfu” olarak çevrilmiş.

Bu kitabı okuduğum dönemin hemen ertesinde, düzenli olarak yoga derslerine devam ettiğim Cihangir Yoga’da, ‘Gravity and Grace’ adı altında yeni bir yoga dersi başlamıştı. Dersi veren eğitmenimiz Amerika’da eğitimini aldığı bu yoga stilinin adını “Yerçekimi ve Zerafet” olarak tercüme etmişti.

Bu gibi küçük tesadüfler, yaşantı parçacıklarının bir yerlerde buluşmaları, kesişmeleri nedense beni hep sevindirir. Bunları nasıl yorumlayacağımızda serbestiz. Salt tesadüfün güzelliğinden haz duymakla yetinebilir ya da bunları anlamlı işaretler olarak okumayı seçebiliriz.

‘Gravity’nin Türkçe karşılığı yerçekimi. ‘Grace’in ise bir çok karşılığı var sözlükte: zerafet, nezaket, inayet, lütuf, merhamet, rahmet, fazilet, şükran...Nüanslara rağmen ortak bir anlam alanında nefes alıyor tüm bu sözcükler.

‘Yerçekimi ve Zerafet’: Bu yoga stili, insan bedeninin, yapısından ve yeryüzündeki varoluş koşullarından kaynaklanan bir takım sınır ve kısıtlara tabi olduğunu ama buna rağmen zerafet ile hareket etmenin, zerafet ile varolmanın mümkün olduğunu vurguluyor. Buradaki zerafeti yalnızca görünüşle ilgili estetik bir özellik ya da hakim toplumsal beğenileri ifade eden bir terim olarak düşünmemeliyiz.

Yoga öğretisine göre, iç alanımız, beden ve nefes egzersizleri, meditasyon uygulamaları ile genişledikçe, nefes ve enerji kesintisiz aktıkça, beden-zihin doğal olarak yeni bir zerafete kavuşacaktır. Bu zerafet tüm evreni var eden enerjinin, bizdeki, canlanmış, yeni bir güç ve hayat bulmuş yansımasından başka bir şey değil. Ve bu zerafet aslında diğer her şeyi içine alıyor: nezaket, inayet, lütuf, merhamet, rahmet, fazilet, şükran...

Simone Weil’e göre ‘grace’ kavramını ruhumuzu yükseklere çağıran, onu yücelmeye, kendini aşmaya teşvik eden güç olarak düşünebiliriz. Ona ister yüce ruh, evrensel bilinç ya da kozmik enerji, ister Tanrı ya da Allah deyin.

Ben Weil’in bu tanımından da esinlenerek, en azından bu yazının sınırları dahilinde ‘grace’ sözcüğünü ‘gökçekimi’ olarak tercüme etmek istiyorum. “Yerçekimi ve Gökçekimi” ikilisinin, zihnimde fazlasıyla yer etmiş olan “Gravity and Grace” deyişinin şiirselliğini bir nebze olsun karşılayabilmesi umuduyla.... 

Bu kavramlar üzerinde bu kadar durdum çünkü hem buradaki sembolizm çok hoşuma gidiyor hem de bu kavramların varoluşumuzun temel açmazlarını kısa ama özlü bir biçimde ifade ettiğini düşünüyorum.

Varoluşun terazisinin bir kefesinde beden-zihni yere çeken, çağıran güçler var, diğerinde de göğe çeken, çağıran güçler. Yerçekimi yaşamın sürmesi için karşılanması gereken temel  ihtiyaçlarımızı, içgüdüsel doğamızı vurguluyor, gökçekimi de maneviyat arayışımızı, ruhumuzun özlemlerini...

Gautama Buddha’nın önce çilecilik yoluyla, bedenine işkence ederek ruhun doruklarına ulaşmaya çalıştığı ama daha sonra bunun doğru yol olmadığına karar verdiği anlatılır.

İyi yaşamak ne bedeni ne ruhu ihmal etmeden yer ve gök arasında dengede durabilmek olsa gerek.

**********

Serbest çağrışımın sınırlarını zorladığımı düşünmeyin lütfen ama yer, gök, denge derken bahsetmeden geçemeyeceğim: Yıllar sonra yeniden bir bisikletim var. Üniversite yıllarında, henüz hâlâ İstanbul’un Anadolu yakasında otururken bisiklet tepesinde saatler geçirirdim. Daha sonra Beşiktaş’a taşınınca bu sevdadan vazgeçmek zorunda kaldım. Yine de şöyle bir hayali yaşattım içimde uzun zaman: Bir Pazar sabahı erkenden Barbaros Bulvarı’ndan aşağı bırakacaktım kendimi bisikletle. Yapamadım ne yazık ki.

Yıllar boyunca yaşım arttıkça korkularımın da arttığını gözlemledim şaşırarak. Çocukken nasıl da cesurdum oysa. Son zamanlarda mantıksız boyutlara ulaşan trafik canavarı(!) korkum beni Avrupa yakasında bisiklete binmekten alıkoydu. Araba kullanmayı da bırakmıştım zaten.

İşte yine-yeniden iki tekerlek üstündeyim. Şimdilik sıcaklardan dolayı çoğunlukla akşam üstleri pedal çeviriyorum. Hava kararmadan önce uzun mesafeli turlar yapıyorum. Akşam olduktan sonra ise marinada ya da meydanda bisikletle gezmek ve akşam gezmesine çıkanların arasında slalom yapmak bana çocukluğumun yaz akşamlarında yaşadığım muzip heyecanın benzerini tattırıyor.

Pedal çevirirken kendi kendime düşünmeden edemiyorum: Bisiklete binmek yerseli ve gökseli kendi içinde birleştiren bir etkinlik değil mi? Bir yandan fiziksel efor sarfetmekten, bedeni çalıştırmaktan, beden gücüyle yol katetmekten duyduğum haz, diğer yandan gökyüzüne, denize, ağaçlara, kuşlara, böceklere daha yakın olmanın, yüzüme vuran rüzgarın içime doldurduğu genişlik, hafiflik, özgürlük duygusu... 

Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı (Zen and the Art of Motorcycle Maintenance) adlı kitabında Robert M. Pirsig motorsikletle seyahat etmenin araba ile seyahat etmekten tamamen farklı bir deneyim olduğunu söylüyordu. Motorla seyahat ederken içindeyiz dünyanın, arabada ise bir çerçeveden izliyoruz dünyayı. Bisiklete binerken de aynı motorsiklette olduğu gibi çevreden, doğadan ayrı olmadığımızı, onunla bir olduğumuzu daha güçlü bir şekilde duyumsuyoruz.

Takip ettiğim bloglardan ‘zen to be’de zen ustası Shunryu Suzuki’den bir alıntıya rastladım. İşte dedim ben bu günlerde bisiklete binerken tam da böyle hissediyorum. Tekrar tekrar okuduktan sonra farkettim ki bu aslında meditasyonun tanımı:

‘Bir şey yaptığında
Tamamen yakmalısın kendini
Güzel bir şenlik ateşi gibi
Kendinden hiç bir iz bırakmadan’

(‘When you do something, you should burn yourself completely, like a good bonfire, leaving no trace of yourself’)

Her etkinlik bir meditasyon uygulamasına dönüştürülebilir.