Yıl 1992, lise 2. sınıftayım. Balıkesir'in en iyi fizik öğretmeni dershanenin koridorunda beni yakalayınca, "Hakan nereyi istiyorsun?" diye soruyor. Ben gayet net bir şekilde "Boğaziçi İşletme" diyorum. Biraz duruyor. Kısa bir sessizlikten sonra "Sen Marmara İşletme'yi de düşün" diyor.

Sinirim tepeme çıkıyor, saygımdan taviz vermeden, "Öğretmenim" diyorum. "Nasıl ki Tarık bin Ziyad; Kuzey Afrika'dan İspanya'yı fethetmeye çıkarken, askerler geri dönmeyi düşünmesin diye bütün gemileri yakmış, ben de bütün gemileri yaktım. Hedef tek olsun ki şaşmasın. Boğaziçi olmazsa Marmara olur, Marmara olmazsa başka bir yer olur dersem hedef şaşar. Göreceksiniz ben Boğaziçi'ni kazanacağım" diyorum. Öğretmenim cevabım karşısında çok şaşırıyor. Bir sene sonra Boğaziçi İşletme'yi Türkiye 36.sı olarak kazanıyorum. Hem de 110 kişilik okulu 11. bitirmişken, lise 1'de matematiği karneme zar zor 6,5'tan 7 getirebilmişken.

Dün aklıma harika bir fikir geldi. Bir arkadaşıma anlatıp "Ben bu fikri deneyeceğim" dediğimde o da beni uyardı. "Hakan, eğer deneyeceğim diye başlarsan işin içine başka bir enerji girer, yapacağım diye başlarsan başka. Karar ver, ne istiyorsun?" dedi. İşte bunu duyduğumda yukarıda anlattığım; istek ve inancı olan, yaparım diyen Hakan'ı hatırladım. Denemeyi değil, yapmayı bilen Hakan'ı...

Aykut Oğut, Evren'den Torpilim Var kitabında şöyle bir örnek veriyor: "Masanın üzerine bir kalem koyun. 3'e kadar sayın ve kalemi elinize almayı deneyin". Ardından da elinde kalem olan okuyucuyu "Kalemi elinize alın demedim, almayı deneyin dedim" diye uyarıyor. "Kalemi ya eline alırsın ya da almazsın, denemek ne demek?" diye sinirlenen okuyucuya, "Haklısınız, denemek diye bir şey yoktur. Bir şeyi ya yaparsınız ya da yapmazsınız" cevabını veriyor.

Bugün bir uzmana, aklıma gelen fikri anlattım. "Sizin bu konuda büyük bir deneyiminiz var, sizce bu fikir tutar mı?" diye sordum, bana cevabı şöyle oldu: "Bu sana bağlı..."

Bugün, Tarık bin Ziyad'ın imzası, gemileri yaktığı Cebelitarık Boğazı'nın adında gizli. Başardığı için...

İlişki koçluğu yaptığım danışanlarımla görüşmelerimizden derlediğim bir masalı sizlerle paylaşmak istedim:

Bir varmış, bir yokmuş. Uzak diyarlarda bir ülkede çok çalışan kadınlar varmış. Bu kadınlar ikiye ayrılırmış. Bir kısmı aradığı erkeği bulamamaktan, bir kısmı da bulduğu erkeği değiştirememekten şikayet edermiş.

Aradığı erkeği bulamayan kadınların neredeyse hepsinin hayalinde bir düğün fotoğrafı varmış. Kimisi kır düğünü, kimisi salon düğünü istermiş. Düğün nerede olursa olsun, hepsi sadece düğünde en iyi fotoğrafı verecek erkeği ararmış. O erkek; yakışıklı, iyi bir işi, iyi bir eğitimi olan zengin biriymiş.  Fakat bu ülkenin kadınları kendilerine "Ben bu fotoğraftaki adamla bir ömür mutlu olabilir miyim?" diye hiç sormazmış. Mutlu bir yuvanın değil mutlu bir düğün karesinin hayalini kurarmış.

Bu kadınların hepsine söylenmiş çok meşhur bir yalan varmış. "Çocuk da yaparım kariyer de". Bunu hepsi bilirmiş ve her nasılsa hepsi bu yalana inanmış. Zaten doğası gereği narin olan bedenleri daha çok yük çekmeye başlamış. Her sabah, sabahın köründe kalkarlarmış. Saatler süren yolculuklarla işlerine giderlermiş. İşlerinde kılıçlarını çekip birçok meydan savaşına girerlermiş. Çoğu savaştan da galip çıkarlarmış. Savaşın erkek işi olduğunu hepsi unutmuş.

Fotoğraftaki erkeği bulup evlenen kadınlar, çocukları doğar doğmaz işe dönerlermiş. Çünkü işleri çok önemliymiş ve kazanılması gereken daha birçok savaş varmış. Bu kadınlar, işyerinde sattıkları ürünü alanların ihtiyaçlarını çok iyi bilirken, eşlerinin ihtiyaçlarını hiç sormaz ve merak etmezlermiş. İhtiyacı karşılanmayan erkekler de aç kalınca ihtiyacını başka yerde, başka şeylerde ararmış.

Masal bu ya, bu kadınlar için savaş kazanmak çok önemliyken, her gün daha büyük savaşlar kazanan erkeklerini hiç takdir etmezlermiş. Hatta bu ülkedeki kadınların çoğu takdirin ne olduğunu bile unutmuş.

Bu ülkede kadınlar kendilerini erkeğe teslim etmekten deliler gibi korkarlarmış. Bir yanda kendilerini yöneten güçlü bir erkek isterken, diğer yanda da "hep kendi dediğim olsun" isterlermiş. Bu tezatların da hiç farkında değillermiş.

Bu ülkenin kadınları, erkekleri hep değiştirmeye ve hayalindeki erkek yapmaya çalışırlarmış. Ancak ne yazık ki, kendileri kadın olmayı seçtiğinde hayallerindeki erkeğin de karşılarına çıkacağını hiiiç bilmezlermiş...

Gökten üç elma düşmüş. Biri anlatanın, biri dinleyenin başına. Sonuncusu da kadının başına. Artık uyansın diye...

Bir süre önce bir arkadaşımla bir kafede buluştuk. Kendisine sunduğum hizmetten dolayı bana ödeme yapacaktı. Ödemeyi masanın altından, parayı da zarfın içine koyamadığı için özürler dileyerek verdi. Ben de nedense aynı suçlulukla parayı bir an önce etrafa göstermemeye çalışarak cebime attım.

Dışarıdan bakan birisi bizi gördüyse, yüz ifadelerimizden ve hareketlerimizden muhtemelen çok ayıp ya da kanun dışı bir şey yaptığımızı düşünürdü. Suratlarımızda yanlış bir şey yaptığımızın ifadesiyle, aceleyle masanın altından bir şeyi aldık verdik.

Yıllar önce öğretmenimiz bize şunu sormuştu: "Zengin olduğunuzda hayatınızda neleri farklı yapacaksınız?". Sınıfça bu sorunun bile yanıtını vermekte zorlanmıştık. Zenginliğin günlük yaşantımıza yansımasını masaj yaptırmak gibi çok yaratıcı(!) şeylerle yanıtlayabilmiştik ancak.

Zengin olduğumda Vakko'dan gömlek alacaktım mesela. Bir yanım da şöyle diyordu: "Ne gerek var şimdi Vakko'ya o kadar para vermeye..." Aslında böyle düşündükçe kendime şu mesajı verdiğimi fark ettim: "Sen zengin değilsin!". Böylece, zengin olduğumda her ne yapacaksam o andan itibaren yapmaya başladım

Vakko'ya gittim. İçeri girdiğim andan itibaren kendimi oraya ait ve rahat hissedemedim. Gömleklerin içinden çok hoşuma giden bir tanesini beğendim, ancak bedeni benim için çok büyüktü. O içimdeki tuhaf gergin hisle, tezgahtar bayandan yardım istedim. Ne yapılabileceğini anlamak için terziyi çağırdılar. Kısa bir sohbetten sonra terzi beni çok sevdiğini ve benim ölçülerime göre gömleği yeniden yapacağını söyledi. Tezgahtar bayan, terzi uzaklaştıktan sonra kulağıma ilk defa böyle bir şey gördüğünü fısıldıyordu.

Bir yanım çok sevinçliydi çünkü Vakko bana özel, benim ölçülerime göre gömlek yapıyordu. Bir yanım da hâlâ bir eziklik ve suçluluk içindeydi. Sanki hak etmediğim bir şeyi yaptırıyormuşum gibi. Şimdi bir kez daha içtenlikle teşekkür ediyorum onlara...

Bunun gibi, zengin olduğumda yaparım dediğim birçok şeyi yapmak için adım attım. Mesela, hep hayalimde olan lüks bir restoranda gidip yemek yedim. Ama orada da rahat olamadım. Etrafımdakileri, yemeği, servisi hep eleştirdim.

Şimdilerde çok net olarak şunu anladım: Bir şeyi sadece yapmanız yetmiyor. Onu hangi duygularla yaptığınız da çok önemli. Zenginliği çekmek istiyorsanız zenginliğin içinde nasıl hissettiğinize bakın. Parayı mutlulukla mı kazanıyorsunuz? Parayı alıp verirken rahat mısınız? Lüks bir arabanın, mağazanın veya restoranın da keyfini çıkarabiliyor musunuz?

Para bir gün insan olup karşınıza çıksa, ona hangi duygularla ne söylemek istersiniz?

(Bu noktada, benim Vakko'dan alışveriş edecek kadar param yok diyenlere, sadece gidip mağazada zaman geçirmelerini, araba almak isteyenlere test sürüşüne çıkmalarını, ev almak isteyenlere de emlakçıları gezerek başlamalarını öneriyorum.)
 

Para ile ilgili engelleyen inançlarınızı fark etmek için Para ile ilgili inançlarınız testini uygulayabilir, para akışını güçlendirmek için Üyelere Özel bölümündeki Para ile ilgili egzersizleri yapabilirsiniz.

Bazen hayat bir bilgisayar oyunu gibi geliyor. Bir seviyeyi atlamadan öbür seviyeye geçemiyorsunuz. O seviyeyi geçene kadar da hep aynı tipte karakterler karşınıza çıkıyor. Gelenin tipi değişse de sizi hep aynı yerinizden vuruyor, sizi hep aynı şekilde incitiyor.

Sizi inciten şey her ne ise, onu bir de genellediniz mi, o zaman işler iyice karışıyor: "Bütün erkekler, kadınlar, patronlar birbirinin aynıdır" gibi. Halbuki  onu birçokları içinden siz çektiniz ve seçtiniz. Onunla yola devam etmeye siz karar verdiniz.

İşin püf noktasını keşfedip bulunduğunuz seviyeyi atlayana kadar hep aynı tiplerle oynamaya devam ediyorsunuz. Gözden kaçırdığınız şeyi bulup düzeltene kadar...

Bütün bu aynıların içinde artık yeniye merhaba demek istiyorsanız, yapabileceğiniz birkaç şeyi hemen burada sıralayayım:

Tepkilerinizi değiştirin. Karşınızdaki kişiye kızmaya başladığınızı fark ettiğinizde genelde ne yapıyorsanız, gidin hiç yapmadığınız bir şey yapın. Mesela gidip dişlerinizi fırçalayın. Böylece kendini tekrar eden döngüyü kıracak, otomatik tepki vermeyi bırakacaksınız. Tepkileriniz sizi yönetmeyecek, siz tepkilerinizi yönetmeye başlayacaksınız.

İletişimle ilgili neyi farklı yapabileceğinize bakın. Her olumsuz duygu, karşılanmamış bir ihtiyaçtan doğar. Diyelim ki çok sinirlendiniz, kendinize sorun: Benim aslında neye ihtiyacım var? Hangi ihtiyacım karşılanmadığı için sinirlendim? Bulduğunuz cevabı karşınızdaki kişiyle de paylaşın. "Şuna ihtiyacım vardı ve bu ihtiyacım karşılanmadığı için şu davranışın karşısında sinirlendim" gibi. Ve sonra ihtiyacınızı giderin.

Önceki ilişkilerinizden getirdiğiniz birikmiş üzüntü ya da öfkeyi temizleyin. Bunu yapmadığınız sürece, yaşadığınız her olayı sizi yaralayan olaya benzetip otomatik tepki vermeye devam edeceksiniz. Geçmişle ilgili depoladığınız yükü temizlemeden hayatınızın değişmesini beklemeyin. (Temizlik için buradaki mektup şablonunu kullanabilirsiniz.)

Olaylara büyük pencereden bakın. Kişiselleştirmeyin. Büyük resimde olan bitenin o an hiç bilmediğiniz bir anlamı olduğunu hatırlayın. O anki çatışmanın 10 sene sonra hiçbir anlamı kalmayacağını düşünün. "Yaşadığım bu durum bana ne öğretiyor, bundan ne ders çıkarabilirim?" diye kendinize sorun.

Varsayımda bulunmayın. "Bana çiçek getirmedi, demek ki beni sevmiyor." Neden çiçek getirmediğini öğrenmeye, anlamaya çalışın.

Beklediğiniz şeyi önce siz verin. İlgi bekliyorsanız, ilgi; anlayış bekliyorsanız anlayış... Yani bulmak istediğiniz şeyi önce kendinizde yaratın.

Bu yazıyı okuduktan sonra, "söylemesi kolay ama" diyerek söze başlamayın. Yazıyı tekrar okuyup gerçekten küçük küçük de olsa neleri değiştirebileceğinize bir daha bakın.

Bu yaz tatilinde yepyeni Hakan'larla tanıştım.

Bir gün sahilde 7-8 yaşlarındaki iki kız çocuğu gördüm. Ellerindeki canlı deniz kestanelerine bakıp hangisinin daha yaşlı olduğuna dair yorumlar yapıyorlardı. Hayret ettim. Ben deniz kestanesini yakından bile doğru dürüst görmemişken, bu yaştaki çocuklar yaşını kestirebiliyorlardı.

Aynı günlerde, yüzerken, bir anne küçük kızına göstermek için sudan deniz kestanesi çıkardı. İstedim ve ben de avcuma aldım. Elimdeki kıpırdanışını hissettim. Dikenlerinin batmadığını gördüm. Sıkmadığımda bana zarar vermediğini fark ettim. İlk defa merhabalaştım bir deniz kestanesiyle. Aslında bu tarz her merhaba, yeni bir dünyaya, yeni bir Hakan'a da merhaba demek! Deniz kestanesini tutabilen Hakan'a...

Tatilin çoğu böyle geçti. İlk defa toprağa çiçek diktim, ağaçtan dut yedim, taze naneden çay yaptım. Yeni keyifler girdi hayatıma.

İki ay boyunca neredeyse hep çıplak ayak yürüdüm. Dağ patikalarından inip çıkarken günlerce çıplak ayakla dolaştım. Aynı araba kullanır gibi, önünüme bakarak yürüdüğüm, yola odaklandığım sürece ayağıma bir şey batmadığını fark ettim.

Tatilin son kısmında 2 yıldır hayalini kurduğum yere gittim. Bilgisayarımdan, cep telefonumdan, her günkü rutinimden ve tüm bağımlılıklarımdan uzakta 4 gün geçirdim. Bu da çoktan unuttuğum Hakan'larla yeniden tanışmamı sağladı.

Kaldığım yer doğanın içinde harika bir yerdeydi. Camları olmayan bir odada yattım. Gece uyurken odama gelen kediye de merhaba dedim :-)

Ertesi gün yüzerken bir bayan "Denizin şurası daha bulanık" diye bir laf attı ve yaklaşık yarım saat konuştuk. Gittiğim yerdeki insanlara çok âşina değildim. Bilmediğim kıyafetler, bilmediğim hayatlar... Ben de tıpkı denizdeki bayan gibi onlara ortak bir konu attım. Kimisiyle çok keyifli sohbetlerim oldu, kimisi de çok ilgilenmedi gitti. Her durumda yaşadığım sohbetin keyfini çıkardım. İnsanların hayatına dokundukça benim hayatımın zenginleştiğini gördüm. Eskiden çok güzel bir kadına, aykırı kılıklı bir adama merhaba deyip sohbete girmeye çekinirdim. İşte tatilde bunu da arkamda bıraktım...

Kendi güvenli alanımızdan çıkıp merhaba dediğimiz her hayat, aslında kendimize biraz daha yakınlaşmamızı sağlıyor. Kabuklarımızı bıraktıkça yaşamımız zenginleşiyor.

Bugün, şimdiye kadar uzak durduğunuz kime ya da neye merhaba demek istersiniz? Yakışıklı bir adama, güzel bir kadına ya da bir deniz kestanesine?

Hayatında bir şeyleri değiştirmek isteyip de "Nereden başlayacağımı bilmiyorum" diyenlerden mesajlar alıyorum. Koçluk aslında cevaplar vermek değil, sorular sorarak bakış açısını genişletmek. Kişinin kendi cevaplarını kendisine buldurmak. Yine de yol göstermesi açısından bana göre dikkate alınabilecekleri aşağıda sıraladım.

Güçlendiren sorular sorun
Düşünmek soru ile başlar. Sorularını değiştiren; düşüncelerini, adımlarını ve sonuçlarını değiştirir. Soruları, güçsüzleştirici ve güçlendirici diye ikiye ayırıyorum. Örneğin "Ben neden ağaca çıkamıyorum, neden yapamıyorum?" sorusu güçsüzleştirici iken, "Nasıl ağaca çıkabilirim, nasıl yapabilirim?" sorusu güçlendiricidir. Birinci soru sizi bir girdabın içine sokarken ikinci soru harekete geçirir, bulunduğunuz durumdan çıkarır. Nedeni anlamaya çalışmak yerine, elde etmek istediğimiz duruma yönelik sorular sormak daha faydalıdır.

Söylemleriniz isteklerinize paralel olsun
"Ağaca çıkmak istiyorum ama çıkamıyorum." Bu cümlede söyleminiz isteğinize hizmet etmiyor. Yani çıkamıyorum diyerek çıkamazsınız, böyle demenin çıkmaya bir faydası yok. Üstelik böyle demekle sanki elinizde bir megafonla tüm evrene, tüm hücrelerinize "ben yapmam" diye haykırmış oluyorsunuz. Bunun yerine en azından "Ağaca çıkmaya hazırım", "Ağaca çıkmaya niyetliyim" gibi cümlelerle ilk adımı atabilirsiniz. Böylece odağınızı yapmaya doğru kaydırırsınız.

Atabileceğiniz en küçük adımı atın
"Ağaca çıkmak için atabileceğim en küçük adım nedir?" Bu soruyu kendinize sorun. Lastik ayakkabılar giymek, küçük bir ağaç seçmek gibi birçok cevap gelecektir aklınıza.

Odağınızı başarmanın üzerinde tutun
Kaç kere denemiş olursanız olun, istediğiniz sonuç gelmediğinde bile odağınızı hep "yapmak" üzerinde tutmalısınız. Yapamadıysanız, ağaca çıkılamayan bir yol daha öğrendiniz! Kendinize denemelerinizden sonra şunları sorabilirsiniz: Her seferinde aynı yerden aynı şekilde mi çıkmaya çalıştım? Bu deneyimimden ne öğrendim? Bir dahaki sefere neyi farklı yaparım?

Sizden önce başarmışlardan destek alın
Daha önce o ağaca veya benzerine çıkmış kişiler varsa onlardan destek alabilirsiniz. Nasıl çıktıklarını, hangi zorluklarla karşılaştıklarını ve bunları nasıl aştıklarını öğrenebilirsiniz.

Yazının içindeki "Ağaca çıkmak" örneğini alıp, başarmak istediğiniz herhangi bir konu ile değiştirip yazıyı yeniden okuyabilirsiniz.

Bir gün ıssız bir yere kampa gitmiştik. İmkansızlıklar içinde onu yapamayız bunu yapamayız derken bir arkadaşım "Âlemin arabası Mars'ta geziyor, sen ne diyorsun?" diye sormuştu. Birisi bana gelip yapamıyorum dediğinde aklıma hep "Âlemin arabası Mars'ta geziyor" sözü gelir. Onun için de "Ağaca çıkmak isteyip(!) çıkamayanlara" çok şaşarım.

Son söz: Gerçekten ağaca çıkmak isteyip istemediğinize de bir daha bakın.

Kolay gelsin!

Bu yazı 21.09.2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlandı.

Geçen gün bir danışanım görüşme öncesi formuna şunları yazmış: "Her günümü planlayıp hiçbir ânımı boşa geçirmek istemiyorum. Her ânım yeni şeyler yaparak, fark ederek geçmeli. " (Kendisinin izniyle yayınladım)

Bu yazıyı okuyunca adeta kendi üzerine yüklediği yükü hissettim. Bu nasıl bir baskıdır insanın kendi üzerinde yarattığı? Kendine nefes alacak bir alan bile bırakmadan her bir ânı planlamaya çalışmak...

Ben de böyleydim. O yüzden ne anlatmaya çalıştığını ve içindeki "bir şeyler kaçıyor" telâşını çok iyi anlayabildim. Kendimi yıllar içinde serbest bıraktıkça fark ettiğim bir şey var: "Bir şeyler kaçıyor" telaşıyla yaptığımız her şey aslında birçok şeyi kaçırmamıza yol açıyor.

Yıllar önce kendi kendime İspanya ve Fas'ı içine alan 1 aylık bir gezi yapmıştım. Elimde 3 ayrı rehber kitapla... Her şehirde görülmesi gereken nereleri varsa, onları kitaplardan okuyup bir rehber kadar öğrenmiş oluyordum. Meydanlar, meydanlardaki muhteşem camiler, katedraller... Hepsini fotoğraflarda görmüş olduğum için kafamı kaldırıp baktığımda hiçbir şey beni şaşırtamadı o gezide.

Bu geziden yıllar sonra Tibet'e gittim. Turun verdiği çok detaylı kitapçıkları -belki de yoğun çalışıyor olmanın verdiği yorgunlukla- okumak hiç içimden gelmedi. İlk gün 3500 metrede, basınç farkına alışamadığımız için yollarda bayılmayalım diye, otelden çıkmak bile yasaktı. Ben gene de gizlice en yakın bakkala gidip yeşil bir dondurma aldım.

Birkaç gün önce bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Kendisi iyi eğitimi olan güzel bir genç kadın. Buna rağmen hayallerindeki erkeği bulamamaktan şikayetçi. Neden böyle olduğunu da bugüne kadar çözememiş.

Konuşurken birden "Acaba erkeklerle ilgili hangi inanca sahip?" diye sormak geçti içimden. Küçük yaşta erkeklerle ilgili çevresinden neler duyduğunu sordum. Aynen şunları söyledi: "Sen çok güzel bir kızsın, erkeklere dikkat et!"

Küçük kız çocuğu o yaşta duyduklarını kaydetmiş ve yıllarca farkında bile olmadan onları taşımış. Erkeklere dikkat et sözü ile aslında farkında olmadan kaydettiği şey: "Erkekler tehlikelidir"

Bütün bu duyduklarının üzerine bir de muhtemelen filmlerde Nuri Alço'nun kızların gazozuna ilaç attığını görmüş. İnancı doğrulanmış ve pekişmiş. Anneannemin kardeşime yıllarca "Aman kızım, gazozunu şişeden iç" diye tembihlediğini hatırlıyorum. İşin ilginç tarafı, ikimiz de her şeyin kolayca yayıldığı ve duyulduğu küçük bir Anadolu şehrinde yetiştik ve gazozuna ilaç atılan birini hiç duymadık bugüne kadar...

Demek istediğim, küçük yaşta büyüklerinden duyduklarıyla, filmlerde gördükleriyle beyni yıkanan kızlar, erkeklere karşı kendini korumak için aşırı güçlü güvenlik kalkanları inşâ ettiler. Bugün farkında olmadan hâlâ o kalkanlarla dolaşıyorlar. Erkekler de bu güçlü kalkanları delip geçemiyor. Kızlar kalkanın farkında olmadığı için bir de "Benim kalbim neden boş?" diye şaşırıyorlar.

"Erkeklere dikkat et" sözü arkadaşıma değil, onun 7 yaşındaki haline söylenmişti. Ancak o; büyümüş bedeninin, artmış yaşam tecrübesinin farkında olmadan hâlâ etrafta tehlike varmış gibi kalkanlarıyla yaşıyordu.

Arkadaşıma şunu söyledim: "Tehlike(!) geçti. Artık büyüdün..."

Siz de buna benzer sözler duyarak büyüdüyseniz, erkeklerle ilgili olumsuz düşünce ve inançlarınız varsa, sağlıklı bir ilişki kurabilmeniz çok zor olur. Erkeklerle ilgili inançlarınızı kendi kendinize Hayalinizdeki İlişkiye Ulaşın uygulama paketiyle değiştirmek için tıklayın.

Hiç durup dururken vücudunuza ne istediğini sordunuz mu? Ben bunu uzun zamandır sıklıkla yapıyorum. Hayatımda bir dönem çok katı detoks diyetleri uyguladım. Yenmesi gerekenler ve yenmemesi gerekenler vardı. Belki vücudu temizlemek için bu yapılabilir ancak ben hep böyle yaşamaya başlamıştım.

Hava karardıktan sonra hiçbir şey yemiyordum. Adını hayatınızda duymadığınız otları kaynatıp içiyor ve bir yığın besin takviyesi hapı alıyordum. Bütün bunların içinde gözden kaçırdığım şeyi şimdi fark ediyorum. Bunları yaparken vücuduma gerçekten neyi istediğini hiç sormamıştım.

Geçen gün vücuduma ne istediğini sorunca gözümün önüne simit peynir geldi. Simiti alıp bol peynir çeşidinin olduğu bir markete gittim. Hayalimde canlanan tuzsuz, sertçe beyaz peyniri peynir çeşitlerinin arasında aramaya başladım. Elime daha önce hiç adını duymadığım çerkez peynirini alınca, içimde onu almam için kuvvetli bir istek oluştu. Aklımı devreye sokmadan o peyniri aldım ve çıktım. Deniz kenarında peyniri açıp yerken anladım ki tam hayalimdeki peyniri seçmiştim. Üstelik de ne olduğunu bile bilmeden.

Bazı danışanlarım kilo vermek hedefiyle bana geldiğinde, hangi duyguları daha yoğunken yeme isteklerinin arttığını izlemelerini öneriyorum. Çünkü alınan kiloların bir kısmı, duygusal açlığı yiyecekle doyurmaya çalışmaktan kaynaklanıyor. Vücudun gerçekten neye ihtiyacının olduğuna bakmadan yedikçe vücut da şişmeye devam ediyor.

Belki bugün, vücudunuzla konuşmaya başlamanın zamanıdır...

Zaman zaman danışanlarım kendilerini bana anlatırken "Ben çok sabit fikirliyim", "Ben çok zor konsantre olurum" gibi keskin ifadeler içeren cümleler kuruyorlar. İşin ilginç tarafı, sabit fikirli olanlar görüşmede yeni tanıştıkları bakış açılarına "doğru" dercesine başlarını sallıyor, zor konsantre olanlar da 1 saati geçen görüşmelerin bir cümlesini kaçırmıyorlar...

Demek ki en azından bazı zamanlarda sandıklarından daha farklı olabiliyorlar. Ben bunu onlara gösterdiğimde de şaşırıyorlar.

Çocukken kokarca dediğimiz yeşil bir böcek girerdi eve. Işığa gelir, lambanın sıcağıyla da iyice kokardı. Biz de o böceği gördük mü kardeşimle çığlık çığlığa kaçardık evin içinde. Bu sadece kokarca için değil her böcek için böyle idi...

Aradan yıllar geçti. Birçok konuda değişmeye niyet ettim, hayalimdeki Hakan'a doğru adımlar attım... Geçen gün banyoda büyük bir örümcek gördüm. Islanmasın, ölmesin diye elime aldım ve kenara bıraktım onu. Ve bıraktıktan sonra bir çığlık attım. Ben ne yaptım şimdi diye... Elime alırken korkmak aklımın ucundan bile geçmemişti. Kendime "Hadi Hakan yaparsın" falan da dememiştim. Bir de baktım ki almış ve koymuşum onu kenara... Ben ne zaman örümceği elime alabilen Hakan oldum bilmiyorum.

O hafta İstanbul'da ilk defa kokarca gördüm. Sanki beni sınarcasına arabamın vitesine kondu. Kardeşim gene çığlık atmayla irkilme arasında gidip gelirken, ben kokarcayı elime aldım ve camdan dışarı attım :-)

Peki bu nasıl oldu? Bence şöyle: Ben her gün yeni Hakan'lara izin veriyorum. Kendimle ilgili "Ben böcekten korkarım", "Ben şöyleyimdir, böyleyimdir" gibi işime yaramayan  etiketlendirmeler yapmıyorum. O zaman da yeni Hakan'lar geliyor ve ben her gün zenginleşiyorum... Ben buna hayatı çoğaltarak yaşamak diyorum...

Öğretmenim Bilge Şeker, bir gün bize şunu söylemişti: "Diyelim ki pasta yapmayı bilmiyorum ancak yapmam gerekiyor. O zaman en iyi pasta yapan Bilge'yi çağırıyorum ve kendimle bütünlüyorum".

"Ben yapamam", "Bu zor" gibi ifadeler kullanmak yerine, diğer hallerinizi çağırıp kendinizle bütünlediğinizde, henüz tanışmadığınız yanlarınızı keşfediyorsunuz. Tıpkı örümceği tutan Hakan gibi... Böylece siz çoğalırken, hayat kolaylaşıyor...

Bu yazı 21.02.2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlandı.

Şans, uyanık olma halidir. Kendini hazır, gözünü açık tutmaktır. Fırsatları görüp, bunları hayatına dahil edebilmektir.

Şans, başarısızlığın kendi dışımızdaki mazereti değildir.

Psikolog, Profesör Richard Wiseman şansla ilgili bir deney yapıyor. Kendini şanslı ve şanssız diye adlandıran insanlara bir gazete veriyor. Gazeteyi inceleyip kaç fotoğraf gördüklerini söylemelerini istiyor. Gazetenin ortalarında bir yere de sayfanın yarısını kaplayan bir not koyuyor: Deney görevlisine bunu gördüğünüzü söyleyin; 250 dolar kazanın. Şanssız olduğunu söyleyenler, bu notu görmüyor! Başka bir şeyi aramaya odaklandıkları için...

Hayatımıza baktığımızda kendimizi şanssız hissedebiliyoruz. Oysa yaşananların arkasında, çocuk yaşta çevreden ve aileden farkında bile olmadan aldığımız inançlar var: Hayat zordur, para zor kazanılır gibi... Bu inançlar yolumuzu aydınlatmıyor. Bu inançlara göre hayatı tedbirler alarak, küçük düşünerek, risk almaktan uzak durarak yaşadığımızda; ben şanssızım diyebiliyoruz. Kendi payımızı unutuyoruz.

Yaşanan her şey bir deneyim ise ve siz aynı hayatı tekrar edip durduğunuzu düşünüyorsanız o zaman yaşadıklarınızdan ders almıyorsunuz. Attığınız adımları değiştirmiyorsunuz. Çok şanssızsınız(!)

Şans uyanık olma hali ise, artık uyanma zamanı! Şans dediğimiz şeyi yeniden tanımlayıp, hayatı şanslı insanlar gibi yaşama zamanı...

Şansınızı arttırmak için neler yapabileceğinizi anlatan yazı üyelere özel bölümünde: Şans Faktörü

Bu yazı 02.01.2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlandı.

Etrafımdaki insanlara bakıyorum. Bazıları mutsuz, kaygılı, kafaları karışık.

Kafaları karışık çünkü hayattan ne istediklerini bilmiyorlar. İşin daha ilginç tarafı, ne istediklerini sormak akıllarına da gelmiyor. Biraz bunu düşündüm. İnsan ne istediğini kendisine sormaktan gerçekten kaçar mı diye... Ve gerçekten kaçabilirmiş, onu fark ettim. Gelin bakalım niye:

  • Bir kısmı kendi hayallerinin, istek ve arzularının peşinden gitmekten korkuyor. Çünkü kendi adımlarını attığında sorumluluk da onların olacak. Oysa başkalarının beklentilerine göre adım attıklarında hep suçlayabilecekleri, "senin yüzünden böyle oldu" diyebilecekleri birileri var. Sorumluluk almaktan, kendi hayallerini gerçekleştirirken başarısız olma ihtimalinden korkuyorlar.
  • Birçoğunun dışarıya verdiği bir "resim" var. Bu resim genelde çok güçlü, çok başarılı bir insan resmi. Kendi seçtikleri yolda başarısız olurlarsa; rezil olmaktan, yıllardır üzerinde çalıştıkları o resmi kaybetmekten korkuyorlar. Oysa hayat kayboluyor... Yanlış adım atmak yerine hiç adım atmamayı seçiyorlar.
  • İçlerindeki çocukla içlerindeki anne-babanın istekleri çelişiyor. Hayatlarını yönetmeye henüz başlamadılarsa, kulaklarındaki anne-baba sesi baskın geliyor. Kimisi onları üzmekten, kimisi başaramazsa onaylanmamaktan, hatta sevilmemekten korkuyor. Bu anne-bana sesini kısıp kendi iç sesini açabilmek öğrenilmesi gereken bir süreç.
  • Birçoğu "Ya sevdiğim işi ya da çok para kazanacağım işi yapmalıyım" diye düşünüyor. Arada bir yerde ne oldu da hem sevdikleri hem de bol kazanabilecekleri bir işi aramaktan vaz geçtiler bilmiyorum. Oysa maddi olarak da büyük zenginliği yakalamış insanların, sanki ağız birliği etmişçesine söylediği bir şey var: İşini aşkla yaparsan para zaten gelecektir. Yıllar önce, dünyada oldukça ses getiren reklamları yaparken Benetton'un reklamcısına sormuşlardı. "Ne zaman tatil yapıyorsunuz?" diye. "Ben her gün tatil yapıyorum" demişti. İşte böyle tatil yapar gibi zevk alarak çalışacağımız bir işin peşinde olsak?
  • Bir kısım insan da hayalinin gerçek olmasından korkuyor. Hayallerine kavuşursa sanki yerine yeni bir hayal koyamayacağını sanıyor.

Eskiden karşı cinsle yaşadığım ilişkilerde, bazen hiç beklemediğim bir anda konusunu bile anlayamadığım bir tartışma çıkıyor ve ortam birden geriliyordu. O andan itibaren yaptığım şey, biraz karşı tarafı anlamaya çalışmak, daha çok da kendimi anlatmaya çalışıp durmaktı. Bu anlama-anlatma çabası hiçbir işe yaramıyor; beni, onu ve ilişkiyi yoruyordu.

Bu döngüye başka bir açıdan bakmam Osho'dan okuduğum, Oscar Wilde'a ait olduğunu öğrendiğim bir sözle oldu: Kadınlar anlaşılmak için değil sevilmek içindir.

Yakın zamanda, yine kendimi konunun ne olduğunu bile anlayamadığım bir tartışmanın içinde bulduğumda, bu sefer kendimi anlatmak ve karşımdaki kişiyi anlamak çabasına girmek hiç içimden gelmedi. Öfkeli de değildim, belki sadece biraz "neler oluyor, şimdi ne yapmalıyım?" telaşı vardı.

Karşımdaki kişi benden uzak duruyordu. Sadece sarılmak istedim ve sarıldım. Zorlamadan... İkimizin de gözünden birkaç damla yaş aktı. O an anladım ki bazen birisine onu sevdiğimizi hatırlatmak yeterli oluyor. Hem de sadece sarılarak. Bir şey söylemeye bile gerek duymadan.

Konu o gün kapandı, aramızdaki gerilim boşaldı. Hatta ilişkimiz böyle enteresan bir deneyim yaşadığımız için daha bile güçlendi.

İçinden yetiştiğimiz sistem bize kendimiz olmayı öğretmiyor. "Ben ne istiyorum? Bu hayatta beni en çok ne mutlu eder?" gibi soruları kendisine soran çok az. Hayallerimiz bile ele geçirilmiş. Zengin olduğunda çoğu erkeğin hayali kırmızı bir Ferrari ya da Porsche sahibi olmak... Başka bir şey düşünemiyoruz bile. Kendi hayallerimizi ortaya çıkaramadığımızda, yeteneklerimizi keşfedip kullanmaya başlamadığımızda, attığımız her adım boş bir farklılaşma çabası olarak kalıyor. Aslında hepimiz farklıyız, ancak bunu keşfedemeyenler hâlâ farklı olmaya çabalayıp aynılaşıyor. İçimizdeki potansiyeli ortaya çıkarabilecek soruları sormaya başladığımızda zaten farkımız da görünecek.

Yıllardır kahveyi yudumlarken keyif, otomobil alırken konfor satın aldığımızı sanıyoruz. Çünkü böyle söylendi bize. Buna kananlar kahveye içecek, otomobile taşıt olmaktan daha fazla anlam yüklediler farkında olmadan.

Çok azımız kendisindeki güzelliklerin farkına varmaya çalıştı. Bu zahmete girmeyenler x markası giydiğinde güzel olacağı yalanına sığındı. Birileri ben senden daha güzelim diyebilmek için gitti 2 tane aldı. Kalabalığın içindeki yalnızlığını "bakın ben de sizdenim" diyebileceği sembollerle unutmaya ve unutturmaya çalıştı. O çantadan aldı, o gözlüğü taktı...

Duygusal açlığımızı çantalarla, gözlüklerle, otomobillerle doyurmaya kalktıkça, sokaklar birbirinin aynı insanlarla doldu.

Kendimizi olduğumuz gibi sevebilseydik, kıyafetimizle değil varlığımızla konuşabilirdik. O zaman biz de farklı olurduk, dünya da...

Bu yazı 13.11.2009 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlandı.

Habertürk gazetesinden posta kutuma bugün bir soru geldi: Mutluluk anı yaşamaktan mı geçiyor yoksa hayatı planlamaktan mı?

Bu tartışma nereden çıkıyor? "Anı yaşayanlar" bir süre sonra boşluğa düşüyor, hayatı fazla "planlayanlar" da bir süre sonra boğuluyor. Her iki durumda da mutluluk, yani benim anladığım şekliyle doyumlu bir yaşam gelmiyor.

Ben koçluğu anlatırken şöyle diyorum: "Koçluk, hayallerinizi planlara, planlarınızı da gerçeğe dönüştürmenizi sağlar." Planlarınızı gerçeğe dönüştürürken de anı yaşayabilirsiniz.

Anı yaşamak demek, "ben kafama eseni yaparım, kimseye de hesap vermem" demek değildir. Anı yaşamak, "ne yapıyorsanız onu yapmak"tır. Çay içiyorsanız çay içmek, müzik dinliyorsanız müzik dinlemektir. İçtiğiniz çayın sıcaklığını, kokusunu, tazeliğini hissetmektir. Dinlediğiniz müziğin içine girmektir.

Ancak, böyle yaşamak tek başına doyumlu bir hayat getirmez. Çünkü "Ben neden yaşıyorum, hangi amaca hizmet ediyorum?" sorusuna kendinizce yanıt bulamazsınız. Bir süre sonra yaptığınız her şey boş gelmeye başlar. O yüzden her adımı tek tek planlamasanız da genel bir istikamet belirlemek gerekir.

Planlı yaşamak size çok ağırlık veriyorsa hedeflerin esnek ve değiştirilebilir olduğunu da hatırlatayım. Hayal ettiğiniz noktaya 3 değil de 5 yılda gelme ihtimalini göz önünde bulundurun. Ya da 2 senelik tecrübeden sonra başka bir şey istediğinizi fark ettiyseniz, eski planınızı bırakıp yeni bir plan yapın.

Aklınızın ve kalbinizin sesini dinleyerek hayallerinize doğru attığınız her adım size doyumlu bir yaşamı getirecektir.

Bu yazı 07.11.2009 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlandı.

Okuduğunuz yazıyı beğendiyseniz, uygulamaları da içeren üyelere özel yazıları okuyabilmek ve sitedeki güncellemelerden haberdar olmak için üye olabilirsiniz.